14 Şubat 2017 Salı

YETERLİ BİR SEBEP

Not: Bu öykü Evrensel Kültür dergisinin 296. sayısında (Ağustos 2016) yayınlanmıştır.


Karanlıktı gece. Karanlık ve korkutucu… Kız koşuyordu. Korkmuştu. Sesler hiç durmuyordu. Gecenin sesleri ürkütücüydü. Arkasına bakmaya korkuyor, hiç durmadan koşuyordu. Elbet sığınacak bir yer bulacaktı. Bulmak zorundaydı. Yoksa bütün gece koşmak zorunda kalacaktı.
Ne kadar koştuğunu hatırlamıyordu kız. Artık nefes almakta zorlandığını biliyordu bir tek. Bir de ayaklarının ağrımaya başladığını. Ama pes etmek ihtimaller dahilinde değildi. O yüzden hızlı bir şekilde etrafı taradı bakışlarıyla. O anda fark etti ağaçların arasından belli belirsiz görünen binayı. Daha hızlı koşmaya başladı. Kurtuluşu oradaydı.
Gri renkli taş binaya ulaşana kadar koştu kız. Binanın tam ortasındaki ahşap kapının önünde dikildi. İçeri girmek istiyordu. Girmeliydi. Arkasına dönüp bakmaya korkuyordu ama sesleri duyuyordu. Yaklaşıyordu. İçinde yükselen korkunun getirdiği cesaretle ahşap kapıyı itti kız. Kapı hiç zorlanmadan açıldı. Kendini içeri attı ve kapıyı kapatıp sırtını soğuk ahşaba yasladı. Güvendeydi.
Birkaç dakika bekledi gözleri karanlığa alışsın diye. Sonunda önünde bir koridorun uzandığını gördü. Yapabileceği tek şeyi yaptı ve sessiz adımlarla ilerledi koridorda. Uzundu koridor. Alabildiğine uzun… Pes etmeden yürüdü kız. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o koridorda yürüdü. Sonunda koridor genişlemeye başladı. Yanlara doğru genişliyordu. Üstelik artık sağlı sollu kapılar gözüne çarpmaya başlamıştı. Odalar… Bir sürü oda demekti bu.
İçinde kalan son cesaret tohumlarına sarıldı kız. En yakınındaki kapıyı itti. Kapı kolayca açıldı. Aydınlık koridordan sonra ona loş gelen bir odaydı burası. Mum ışığıyla aydınlatılmıştı ve bu ışık odada titreşen gölgeler oluşturuyordu. Kız neyin gölge, neyin gerçek olduğunu çözmeye çalışıyordu. O sırada köşede bir şey kıpırdandı. Hareket eden bir şeyler vardı odada.
“Kim var orada?” dedi kız panikle.
“Ben Gregor,” dedi bir erkek sesi. “Gregor Samsa.”
Gözlerini iyice kıstı kız ve sesin sahibinin hemen köşede duran karartı olduğunu fark etti. Garip bir şeydi gördüğü. Bir şeye benzetemedi. Biraz daha yaklaştı ve aynı anda korkuyla birkaç adım geri kaçtı. Karşısındaki şey ters dönmüş devasa bir hamam böceğiydi. Teknik olarak bu imkansızdı ama karşısındaydı işte.
Kız paniğe kapıldı. Geri geri birkaç adım attı. Sırtı soğuk duvara değince irkildi ve kendini kapıdan dışarı attı. Çıkarken az önce duyduğu erkek sesinin “Zaten hiç kalmazlar,” dediğini duydu. Ama umursamadı. Kapının karşısındaki diğer kapıya yöneldi.
İçerisi aydınlıktı. Burada bir ampul yanıyordu ve içeride genç bir adam vardı. Sıradan birine benziyordu. Yüzündeki morluklar ve dikişler olmasa yakışıklı bile sayılabilirdi. Gözlerini dikmiş kıza bakıyordu.
“Korkmuş gibisin,” dedi sonunda.
“Peşimde biri var,” dedi kız.
“Taylor mı? Kesin odur. Kötü olan her şeyin altından o çıkar.”
Kız adamın söylediklerine anlam veremedi. Kimden bahsettiğini de anlamamıştı zaten. Başını iki yana salladı.
“Hayır, Taylor değil. Zaten Taylor’ın kim olduğunu da bilmiyorum.”
“Taylor Durden’i tanımıyor musun?” Adamın yüzünde şaşkın bir ifade vardı. “Taylor’ı herkes tanır. O Dövüş Kulübü’nü kuran adam.” Dövüş Kulübü sözcüklerini üzerine basa basa, bir şey ifade etmesi gerekiyormuş gibi söylemişti. Oysa kıza hiçbir şey ifade etmemişti.
“Dövüş Kulübü mü? O da neyin nesi?”
Adam bir anda kızın yanında bitivermişti. Kız irkildi. Adamsa bunun farkında değildi. Bir sır veriyormuş gibi fısıldamaya başlamıştı.
“Dövüş Kulübü’nün ilk kuralı Dövüş Kulübü hakkında konuşmamaktır.” Bir etki yaratmayı bekler gibi durdu adam. Sonra devam etti. “Dövüş Kulübü’nün ikinci kuralı Dövüş Kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Kız sesli bir şekilde verdi tuttuğu nefesini.
“Sanırım ilgilenmiyorum.”
Adamın şaşkın bakışlarına aldırmadan odadan çıktı ve aklı başında birini bulabileceğini umarak diğer kapıdan içeri girdi. Odanın beyaza boyalı duvarları gözlerini aldı bir an için. Gözlerini kırpıştırırken kapının hemen yanında dikilen küçük çocuğu fark etti. Sapsarı saçları vardı ve boynuna doladığı, saçlarıyla aynı renkteki atkısı yerlere sürünüyordu. İlgiyle kızı süzdü çocuk. Sonra duvardan birkaç adım uzaklaştı ve parmağıyla duvardaki bir resmi işaret etti.
“Ne görüyorsun?”
Kız resme baktı. Kahverengi bir kovboy şapkasına benziyordu resim. Hatta neredeyse emindi buna.
“Şapka,” dedi sonunda. “Kovboy şapkası…”
Çocuk gülmeye başladı. “Büyükler gerçekten de çok tuhaf,” dedi sonra ve yeniden duvara, çizdiği resmin yanına döndü. Köpeğe benzer bir hayvan çizmiş, içini boyuyordu. “Bu arada o, fil yutmuş bir boa yılanıydı,” dedi. Kız şaşırdı. Bir kez daha baktı resme. İster istemez bir gülümseme yayıldı yüzüne. “Neden buradasın?” diye sordu çocuk başını çizdiği resimden kaldırmadan.
“Peşimde biri var,” dedi kız. Durumu normal karşılıyormuş gibi başını salladı çocuk.
“Onu tanıyor musun peki?” Bu kez kız salladı başını.
“Her sabah aynada görüyorum onu.” Çocuk tepki göstermedi duyduğu şeye. “Öfkeli tarafım o. Hiç gülmeyen, hiç mutlu olmayan tarafım. Hayatımı berbat ediyor. Nefret ediyorum ondan.”
Duvardan birkaç adım uzaklaştı çocuk.
“Bu benim en yakın arkadaşım. Evcilleştirdim onu,” dedi. Duvardaki resmen baktı kız.
“Bu bir köpek,” dedi. Sarışın çocuğun kaşları çatıldı o anda.
“Hayır, o bir tilki.” Sonra yüzündeki ifade yumuşadı. “Gerçeğin mayası gözle görülmez.” Kız gözlerini kırpıştırdı. Anlamamıştı. “Bir keresinde böyle demişti bana,” diye açıkladı çocuk. “İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir.” Sonra kıza gülümsedi. “Bence bu iyi bir tavsiye...” Yeniden duvara yaklaştı ve üzerine fanus kapatılmış bir gül resmini boyamaya başladı. Anlaşılan kıza karşı ilgisini yitirmişti.
Odadan dışarı çıkarken kızın kafası karışmıştı. Onu kovalayan, peşini bir an olsun bırakmayan mutsuzluğunun ardındaki gerçeği görmek için ihtiyacı olan şey bu muydu yani? Yüreği miydi? Kapının ağzında öylece dikildi ve düşündü. Birkaç dakika düşündü. Ama sarışın veledin söylediği şeyin bir yardımı olmadı. Bir an için silkelendi ve içine gömüldüğü düşünce yumağından sıyrıldı sonunda.
Karşısındaki kapıya baktı. Tereddüt içindeydi. Girmek istediği kapının bu olduğundan emin değildi. Koridora doğru kaydı bakışları. Sonunda birkaç adım attı. Birkaç adım daha… Birkaç kapı daha geçti. Sonunda birinin önünde durdu. Beyaz yağlı boyayla boyanmış ahşap bir kapı… Açılacağını bilerek itti kapıyı. Açıldı da.
Beyaz badanalı duvarlar karşıladı onu bir önceki oda gibi. Ama burada eşyalar da vardı. Mesela tam köşede çift katlı bir ranza vardı. Üst katında kimse yoktu ama alt katında kızıl saçlı bir adam yatağa oturmuş, bakışlarını da yere dikmişti. Kızın varlığını fark ettiğinde başını kaldırdı. Birkaç gündür tıraş olmadığı belli olan yakışıklı yüzüne çarpık, alaycı bir gülümseme yerleşmişti. Üzerinde bir tulum vardı. Hapishanedekilerin giydiklerine benzetti kız bir an için. Sonra cebine işlenmiş logoyu gördü. Bir hastane logosu… Bir akıl hastanesi… Bir de isim işlenmişti o cebe. McMurphy…
“Sen de mi delirdin?” dedi adam. “Önceden söyleyeyim. Burada en deli benim. Benden üşütüğünü bulamazsın. Eski kral Harding bile kabul etti bunu. Yani yerimi alamazsın.”
Sesli bir şekilde verdi tuttuğu nefesini kız. Çok uzun zamandır kafasında dönüp duran o soruyu sorması gereken kişiyi bulmuştu sonunda.
“Sence ben deli miyim?” Ses tonuna yansımıştı çaresizliği. Duyacağı cevaptan öylesine korkuyordu ki, soruyu sorar sormaz ellerini kulaklarına bastırmak istiyordu hiçbir şey duymamak için.
“Bence değilsin,” dedi adam. “Deliler, deli olup olmadıklarını sorgulamazlar. Mesela ben... Hiç sorgulamam.”
Demek deli değildi. Sonuçta bunu söyleyen kendini en deli kişi ilan etmiş olan biriydi. Yani bir bildiği olmalıydı. Yine de içi rahatlamadı kızın.
“Mutlu olmak istiyorum. Gülmek istiyorum. Ama yapamıyorum. Kafamın içinde sürekli karanlık düşünceler var. Kötü düşünceler… Beni güçsüz biri haline getiren düşünceler…”
Oturduğu yerden fırladı adam birden. Yüzündeki o umursamaz ifade yerini ciddiyete bırakmıştı.
“Bu dünya güçlünün, dostum,” dedi. “Varoluşumuz, güçlünün güçsüzü yutarak güçlenmesine dayalı. Böyle olması da doğal. Bu düzende tavşanların ne olduklarını bilmeleri, kurdu güçlü diye bellemeleri gerek. Savunmanın bir yolu kurnazlık. Kurdun yakınına geldiğini gören tavşan, kurnazlığa sıvanır, korkar, delik açıp içine saklanır. Çeker ve sürdürür yaşamını. Yerini bilir. Kurdu savaşa çağırmaz tabii. Akıllıca bir iş olmaz çünkü, değil mi?"
Kafası karıştı kızın. Adamın ne demek istediğini kavrayamadı. Güçsüzlüğünü kabul edip güçlüye boyun eğmesini mi söylüyordu yani? Adama sormak istedi ama o yeniden yerine dönmüş, yatağına oturmuştu bile. Bakışlarını yere sabitlemişti. Anlaşılan söyleyecekleri bitmişti. Omuzları düştü kızın. Arkasını döndü odadan çıkmak için.
“Ama yine de denemek gerekli,” dedi ses. Adama döndü. Ona bakıyordu şimdi adam. Yüzünde yine aynı alaycı ifade vardı. “En azından denedim dersin.” Sonra göz kırptı. Kız rahatladığını hissetti. Sıcak bir his yayıldı içine. Huzur… ‘Bu güzel bir his,’ diye düşünürken oda göz kamaştıran bir ışıkla aydınlandı ve ışığı bir ses takip etti. Yüksek, korkutucu bir ses…
Kız sıçrayarak uyandı. Sanırım onu uyandıran şey çakan şimşeğin sesiydi. Masanın başında, yüzü önündeki kitaba gömülü şekilde uyuyakalmıştı. Birkaç saat için yastığı olan kitaba baktı. Açık sayfada McMurphy’nin adını gördü. Kitabı kapattı ve kapağının üzerindeki kabartma harflerde dolaştı parmakları… Guguk Kuşu…
Sonra masanın üzerine dağılmış olan diğer kitaplara baktı. Dönüşüm, Dövüş Kulübü, Küçük Prens… Hepsinin üzerinde gezdirdi parmaklarını okşar gibi. Üst üste dizdi sonra onları. En üste de Guguk Kuşu’nu koydu. Ağrıyan omuzlarını esnetirken gülümsüyordu. Sonuçta mutlu olmak için, gülümsemek için yeterince sebebi vardı. Onun, hiç kimsenin sahip olmadığını dünyaları vardı. Kitapları… Sanırım bu da gerektiğinde gülebilmek için yeterli bir sebepti, öyle değil mi?

0 Yorum:

Yorum Gönder

Sen de konuş...

 
;