18 Aralık 2016 Pazar

SİPARİŞ


“Eee, ne yiyoruz?”
Kadın okuduğu kitaptan kaldırdı kafasını. Anlamaz gözlerle karşısındaki adama baktı. Hep aynı soru…
“Eee, ne yiyoruz?”
Uzun zamandır konuşmaları genellikle bu cümleyle başlıyordu ve sonra da pek ileri gitmiyordu. Sanırım artık sadece acıktığında aklına geliyordu adamın. Bir de yatağa girdiklerinde…
Adam beklenti dolu gözlerle bakıyordu. Ama bu bakışlarda onu heyecanlandıran hiçbir şey yoktu. Oysa eskiden o bakışlar karşısında dizleri titrerdi. Hatta bir keresinde en yakın arkadaşına “Bana baktığında dizlerimin bağı çözülüyor,” demişti. Ama o zamanlar başkaydı işte. O bakışlar aşkla, sevgiyle, heyecanla doluydu. Karşısında duran adamın bakışlarında ise bu duyguların hiçbirinden eser yoktu.
‘Acaba başkalarına da böyle mi bakıyor? Artık bende herkes gibi miyim?’ diye düşündü. Masanın üzerinde duran broşüre uzandı. Bu sabah kapıda bulmuştu. Yeni açılan bir kafenin broşürü… Üçe katlanmış, üzerinde afili yemek fotoğrafları olan bir kağıt parçası… Adama uzattı ve onu izlemeye başladı.
Genç adam broşürü eline aldığında yüzünden bir mutluluk dalgası gelip geçti. Broşürü evirip çevirirken gözleri heyecanla parlıyordu. Kadın ister istemez gözlerini devirdi. Belki aptalcaydı ama o an o broşürden daha değersiz hissetti kendini. Adamsa kadının mutsuzluğundan habersiz, bir keyif içinde kaybolmuştu elindeki kağıt parçasında.
“Burası harika bir yer ya!” dedi sonunda. “Baksana körili tavuk da var kajun soslu da. Gerçi sen kajun sevmezsin pek. Ama bak pestolu penne de var. Asıl şuna bak. Waffle var waffle.”

       Gülümsedi ve başını salladı kadın. Ama adamın onu gördüğünden emin değildi. O, çoktan kafasını broşüre gömmüştü bile. Kendini biraz daha kötü hissetti kadın. ‘Ne zaman bu noktaya geldik biz?’ diye düşündü. Bir cevap bulamadı.
“Ben karar verdim. Kremalı tavuk yiyeceğim. Al, sen de bak.”
Adam broşürü kadına uzattı ve başında beklemeye başladı. Kadın bir anda kendini yorgun hissetti. Çok yorgun… Elindeki kağıdı sehpanın üzerine bıraktı öylece.
“Kendine ne söylüyorsan bana da aynısından söyle.”
Adam sorgulamadı. Hatta kadına arkasını döndü numarayı çevirirken. Kadın telefon konuşmasını dinlemedi bile. Kafasında daha önemli şeyler dönüyordu. ‘Ne kadar zamanımız kaldı?’ gibi sorular mesela… Sorması kolay, cevaplaması zor sorular…
Adam telefonu kapattığı anda ortadan kayboldu. Fiziksel bir yok oluş değildi bu. Hemen karşısındaki koltukta, sehpanın üzerindeki laptopa eğilmiş oturuyordu işte. Ama aslında orada, o odada değildi. Uzun zamandır o evde değildi adam. Uzun zamandır onun yanında değildi. Onunla değildi.
Zil çaldığında irkildi kadın. Adam hevesle fırladı yerinden. Kapıyı açtı. Birkaç dakika sonra elinde yemek poşetleriyle salondaydı. Elindekileri masanın üzerine koydu, içinden kendi yemeğini aldı ve koltuğa geri dönerken de “Hadi, sen de soğutma,” dedi.
Kadının gözü poşette takılı kaldı. En son ne zaman karşılıklı oturup yemek yemişlerdi? Hatırlamıyordu. Aslında tam da bu yüzden evde yemek pişirmeyi bırakmıştı. Güzel bir sofra kurup masa başında adamı beklediği anlarda onun gelip, kendine bir tepsi hazırlayıp kendi dünyasına dönmesi bir süre sonra azap halini almıştı.
Kadın kalktı, masanın üzerinde duran poşeti aldı ve salondan çıktı. Çıkarken göz ucuyla adama baktı. Çıktığının farkında bile değildi sanki. Derin bir iç çekti kadın. Mutfağa girdi, küçük masada hızlıca yedi yemeğini. Kendini daha da yorgun hissetti o anda. Göz ucuyla dışarı baktı. Hava aydınlıktı. Duvardaki saate kaydı gözü. Üç buçuğa geliyordu. Umursamadı. Yatak odasına geçti. Yatağa bıraktı kendini ve kapattı gözlerini.
Orada ne kadar yattı, emin değildi. Ama odada yanan ışık onu uyandırmıştı. Gözü saate kaydı önce. Ona geliyordu. Sonra ışığın kaynağına, onu yakan ve şimdi kapıda öylece dikilen adama baktı. Adam gülümsedi.

“Eee, ne yiyoruz?”

0 Yorum:

Yorum Gönder

Sen de konuş...

 
;