2 Ekim 2015 Cuma 0 Yorum

TOPRAK


Güneşin içimi ısıtmadığı bir Cumartesi günü bugün... Otobüste, her zaman hevesle gittiğim yoldayım. Yolcular gözlerini dikmiş bana bakıyor. Anlamıyorum önce. Sonra elimi yüzüme götürüyorum. Islak yüzüme... Kim bilir ne zamandır ağlıyorum? Bilmiyorum. Tek bildiğim şey içimin kavrulduğu.
Şoför beni tanıyor. Yakın bir akraba… Birkaç kez yüzüme bakıyor. Gözlerindeki hüznü görüyorum. Sormuyor “Niye ağlıyorsun?” diye. Biliyor. O yüzden ara ara beni kontrol eder gibi bakmak dışında hiçbir şey yapmıyor.
Sonra otobüs duruyor. Etrafıma bakıyorum. O tanıdık manzara… Geldim işte. Buradayım. O anda otobüsün beni geri götürmesini diliyorum. Ya da geldiğim yoldan koşarak geri dönmeyi… Ama ikisinin de olmayacağını biliyorum. O yüzden çaresizce iniyorum aşağı.
Çocukluğumda ağaçtan, şimdiyse demirden olan germenin önünde duruyorum. İçeri girmek sanki dünyanın en zor şeyi... Öylece duruyorum. Bir adım atabilsem… Atamıyorum.
Bahçedeki büyük evin kapısı açılıyor o anda. İmkansız olduğunu bilsem de yine de çıkmasını istediğim o kişi çıkmıyor kapıdan. Şaşkınlıkla duran bir kadın var. Babaannem… Otobüsün sesini duydu muhtemelen. Gelmemi beklemiyor elbette. Neden beklesin ki?
O bana doğru yürürken demir germeyi itiyorum yavaşça. O adımı atıyorum. Bahçedeyim. Birkaç adım daha… “Yapabilirsin,” diyorum, yapamıyorum. Dizlerimin üstündeyim. Konuşmak istiyorum ama ağzımdan tek çıkan şey bir çığlık. Sesim kısılana kadar haykırsam içimdeki acı diner mi acaba? Bilmiyorum ama yine de haykırıyorum karşımdaki kadının yüzüne bakarak. O da ağlıyor. Ama onun için mi yoksa benim şu anki durumum için mi döküyor gözyaşlarını, bilmiyorum.
 
;