10 Ocak 2015 Cumartesi 4 Yorum

HAYATINIZI DEĞİŞTİRECEK ŞARKILAR: MELANCHOLIA (PART 1)


Bazen vücudun ilaçlara ihtiyacı vardır ya hani, işte ruhun ihtiyacı olan ilaç da müziktir bence. Bizi iyileştiren, kendimize getiren, hatta bazen ilaçların ilk başta yaptığı gibi halsiz düşürüp sonradan etkisini gösteren o etkiye de sahiptir müzik.
Kelimelere dökemediğimiz duyguları tek bir notayla, aklımızdan geçirip dile getiremediğimiz düşünceleri tek bir şarkı sözüyle anlatır müzik. Bazen içimizi huzurla doldurur, bazen yüreğimizi dağlar. Bazen tebessüm ettirir, bazense farkında bile olmadan tek bir damla yaş süzülür yanağımızdan. Müzik tam olarak böyle bir şeydir işte.
Müzik büyülü bir dünyaya açılan bir kapıdır ama bazı müzikler, bazı şarkılar diğerlerinden daha büyülüdür. İşte bu ve bundan sonra gelecek Hayatınızı Değiştirecek Şarkılar blog serilerinin amacı da bu büyülü şarkılarla sizi tanıştırmak, yüreğinize dokunacak yeni şarkılar keşfetmenizi sağlamak...
Melancholia serinin ilk ayağı... Adından da belli olduğu üzere melankolik şarkılardan oluşan bir playlist olacak bu. Ama size sadece şarkıları vermekle kalmayacak, aynı zamanda bu şarkılar ve şarkıcıları hakkında biraz bilgi de verecek ve şarkıları sevmeniz için elimden geleni yapacağım açıkçası.
İşte başlıyoruz...

1. The Irrepressibles - Two Men In Love
2003 yılında kurulan ve barokpop/chamberpop tarzında müzik yapan grubun ipek sesli solisti Jamie McDermott yani namı-ı diğer Jamie Irrepressible. Grubun New World ve In This Shirt gibi kültleşmiş şarkıları olsa da benim için The Irrepressibles demek Two Men In Love demek...
"When I look into your eyes, there's a danger inside
When I see the edge, I can't never hide
See my running, running, to you from you to you
There's a strange love, it's getting louder
And louder and louder and louder and louder
There's a danger I can't hide
Who I am, it's who I am, it's who I am"

5 Ocak 2015 Pazartesi 0 Yorum

KABUS


Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm görüntünün beni mutlu etmesini dilediğim günlerden biri… Ama dileklerimin çok nadiren gerçekleştiği zamanlardayım. Bu yüzden de her zamanki gibi günümün kötü geçeceğini biliyorum.
Dışarıda kar yağıyor. Aralık ayı için şaşırtıcı değil. Hele de Aralık’ın son günü için bu, sürpriz olmaktan çok uzak. Kar, Yılbaşı gecesiyle neredeyse özdeşleşmiş olan bir şey. Tam da bu yüzden Yılbaşı gecelerinden nefret ediyorum uzun zamandır. O karlı Yılbaşı gecelerinden…
Çok kişi bilmez ama böyle bir gecede veda ettim ona. Karlı bir Yılbaşı gecesinde… Elinde kadehiyle, koltuğun kenarına sinmiş bir kedi gibi kıvrılmış bir şekilde sızmışken nasıl da güzel görünmüştü gözüme. Kalemle çizilmiş kadar kusursuz görünmüştü o anda bana yüzünün tüm hatları. Ve o hatlar o kadar güzeldi ki onu saatlerce izlemek istemiştim. Hissettiğim şeyin ne olduğunu o zaman bilmiyordum ama şu anda biliyorum ki bu sevgiydi. Aşktı. Bense bunu fark etmek ve fark ettirmek için çok geç kalmıştım.
Sıçrayarak uyandığında usulca yanına yaklaşmıştım. “Kabus mu gördün?” diye sorduğumu da hatırlıyorum, “Evet,” dediğini de, ardından söylediklerini de. Çünkü o sözler yıllar sonra bile hala onun sesiyle birlikte kulaklarımda.
“Evet,” demişti. “Seni gördüm. Elimi tuttun ve beni asla bırakmayacağını, benden asla vazgeçmeyeceğini söyledin. Bakışların öyle gerçekti ki sana inandım. Sonra bana sarıldın ve yoluna gireceğini söyledin.”
4 Ocak 2015 Pazar 0 Yorum

KOCAELİ KİTAP OKUYOR: GÜVERCİN


Çalışma hayatı ve bunalımdan bunalıma sürüklenme dönemi içerisinde hiçbir etkinliğe katılamayan ben, Facebook üzerinde Engin Firol adlı edebiyata gönül vermiş arkadaşım sayesinde hayatımda geni bir sayfa açtım. Kendisinin edebiyat üzerine gerçekleştirdiği son projesi Kocaeli Kitap Okuyor benim gibi Kocaeli'nde yaşayan ve edebiyat aşığı kişiler için adeta bir hediye gibi.
Grubun harika bir etkinliği var. Diğer kitap kulüblerinde olduğu gibi seçilen bir kitabın okunup onun üzerinden tartışmaya gidilmesi fikrinden ayrılan kulüp, her okuyucunun kendi seçtiği bir kitabı okuyup belirtilen tarihteki buluşmada okuduğu kitabı tanıtması ve o kitap hakkındaki soruları yanıtlaması şeklinde ilerliyor.

Katıldığım ilk toplantı için seçtiğim kitap Güvercin'di. Kitap, Patrick Suskind’e ait olan bir uzun öykü. Hayatı boyunca tekdüze, sakin yaşamayı amaç edinmiş bir adamın hikayesi Güvercin. Yahudi oldukları için ailesi kampa gönderilen, amcasının yanında büyüyen Jonathan adındaki ana karakterimizin hayattan tek istediği şey sakin, yalnız, insanlardan uzak bir hayat. 50 yaşına kadar da aynı istediği şekilde, tek odalı bir dairede, hiçbir komşusu ile iletişime geçmeden, kelimenin tam anlamıyla yalnız bir şekilde yaşamakta. Kurduğu rutine ve düzene saplantı derecesinde bağlı olan adam bir sabah kapısının önünde bir güvercinin durduğunu görüyor ve güvercinin varlığı günlük rutinini tehlikeye sokuyor. Çünkü bağlı olduğu rutinin dışında bir varlık dahil oluyor düzenine ve bu durum adamın hiç hoşuna gitmiyor, psikolojisini ciddi anlamda etkiliyor. İçinde bulunduğu, kendine kurduğu tek kişilik bu dünyayı sarsıyor güvercinin varlığı. Günlük rutininde dengesizlikler başlıyor ve sabahın erken saatinde başlayan bu rutindeki tek bir değişiklik, zincirleme bir reaksiyon gösterir gibi tüm rutini değiştiriyor, bu da adamı çıldırtıyor.
Kitap çok ince. 76 sayfalık bir uzun öykü… Ama inceliğiyle ters orantılı bir şekilde zor okunuyor. Tabii bu sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor. Yalnızca dili biraz yoğun ve baskın ve bu da kitabın ağır ilerlemesine sebep oluyor.
 
;