14 Nisan 2015 Salı

PATATES KIZARTMASI



Yoğun bir güne uyanmaktan oldum olası nefret etmişimdir. Daha gözümü açtığım o anda, her dakikası dolu geçecek o günün yorgunluğu bir anda üstüme çöküverir. Bunun tamamen psikolojik bir durum olduğunu biliyorum ama elimden bir şey gelmiyor. Özellikle de bu dönemlerde…
Bu aylar kitap fuarlarının arka arkaya dizildiği aylar. Neredeyse her şehirde bir kitap fuarı var. Ve benim için kitap fuarı demek, imza günü demek. Çünkü ben bir yazarım. Hem de en iyisinden… Kendimi övmek gibi olmasın ama işimde bayağı iyiyim. Kitaplarım satış listelerinde çoğu zaman en tepede. Bu da beni bayağı önemli biri yapıyor sanırım.

Kısa bir süre önce yeni kitabım çıktı. Tabii sonuç belli... Şimdiden listeleri alt üst ederek en tepeye tırmandı bile. Oradan inecek gibi de görünmüyor. Dediğim gibi işimde bayağı iyiyimdir. Bunu en son, beni bir alışveriş merkezinde görüp de tanıyan bir hayranımın ağlayarak benimle fotoğraf çekildiği zaman fark etmiştim. Ara ara buna ihtiyacım oluyor. Yani bunun bana hatırlatılmasına… Ünlü insanların egosuna sahibim ben de, ne yaparsınız?
Bugün bir kitap fuarında konuk yazarım. Önce bir panelde konuşma yapıp yazar olmak isteyenlere tavsiyelerde bulunacağım. Sonra soruları yanıtlayacak, ardından da kitap imzalayacağım. Muhtemelen her zamanki gibi tıklım tıklım olacak ve bir süre sonra paneli yöneten kişi “Üzgünüm ama zamanımız doldu. Artık sorularınızı alamayacağız,” diyecek. Katılımcılar biraz hayal kırıklığına uğrayacaklar ama asıl kargaşa imza süresi sona erip de hala sırada olan ama kitaplarını imzalatamayanlar tarafından çıkarılacak. Her zaman böyledir. Sinirlenenler, bağırıp çağıranlar, hatta ağlayanlar bile olur. Bunların hepsi tek bir imza yüzünden olur. Benim imzam için…
“Hey patatesler yanıyor.”
İşte o ses. Nefret ediyorum bu sesten.
“Yine aklın nerede senin? Bu hafta bu üçüncü kez oluyor.”
Keşke sussa. Sonsuza kadar… Sussa ya da onu ben susturabilsem… Ama yapamam. Sonuçta o benim müdürüm. Bu lanet fast food zincirinin lanet halklarından birinin müdürü. Benim müdürüm.
Saatime bakıyorum. Molama on beş dakika var. On beş dakika… On beş dakika sonra orada olacağım yine. Ait olduğum yerde. Elimde kalemimle, uzun saatler bir masada hareketsiz oturmaktan ağırmış omuzlarımı esneteceğim. Sonra da bana elindeki kitabı uzatan hayranıma gülümseyip adını soracağım. Ama bunu yaparken fazla oyalanmayacağım. Çünkü atılması gereken çok imza, tatmin olmayı bekleyen çok uzun bir kuyruk olacak önümde. Ben de onları mutlu edeceğim. Hem onları, hem de kendimi... Sonra da heyecan içindeki kalabalığı yara yara fuarı terk ederken fotoğrafımı çeken gazetecilere de poz vermeyi ihmal etmeyeceğim elbette. Sonuçta ünlü olmak bunu gerektirir, öyle değil mi?

0 Yorum:

Yorum Gönder

Sen de konuş...

 
;