16 Ekim 2015 Cuma 1 Yorum

9 CÜMLE: YALNIZ


Yüreği çok üşümüştü.
Kırılmıştı kanatları sol yanının.
Karanlıktı yolları, karanlık ve korunaksız...
Yüreğine çıkıyordu o yollar.
Issız, el değmemiş, kimsesiz...
Yollar yalnız, adımlar yalnız, yürek yalnız...
Dokunulmamış yüreği hep yalnız...
Ve yalnızlık soğuktur.
İşte tam da bu yüzden yüreği çok üşümüştü.
2 Ekim 2015 Cuma 0 Yorum

TOPRAK


Güneşin içimi ısıtmadığı bir Cumartesi günü bugün... Otobüste, her zaman hevesle gittiğim yoldayım. Yolcular gözlerini dikmiş bana bakıyor. Anlamıyorum önce. Sonra elimi yüzüme götürüyorum. Islak yüzüme... Kim bilir ne zamandır ağlıyorum? Bilmiyorum. Tek bildiğim şey içimin kavrulduğu.
Şoför beni tanıyor. Yakın bir akraba… Birkaç kez yüzüme bakıyor. Gözlerindeki hüznü görüyorum. Sormuyor “Niye ağlıyorsun?” diye. Biliyor. O yüzden ara ara beni kontrol eder gibi bakmak dışında hiçbir şey yapmıyor.
Sonra otobüs duruyor. Etrafıma bakıyorum. O tanıdık manzara… Geldim işte. Buradayım. O anda otobüsün beni geri götürmesini diliyorum. Ya da geldiğim yoldan koşarak geri dönmeyi… Ama ikisinin de olmayacağını biliyorum. O yüzden çaresizce iniyorum aşağı.
Çocukluğumda ağaçtan, şimdiyse demirden olan germenin önünde duruyorum. İçeri girmek sanki dünyanın en zor şeyi... Öylece duruyorum. Bir adım atabilsem… Atamıyorum.
Bahçedeki büyük evin kapısı açılıyor o anda. İmkansız olduğunu bilsem de yine de çıkmasını istediğim o kişi çıkmıyor kapıdan. Şaşkınlıkla duran bir kadın var. Babaannem… Otobüsün sesini duydu muhtemelen. Gelmemi beklemiyor elbette. Neden beklesin ki?
O bana doğru yürürken demir germeyi itiyorum yavaşça. O adımı atıyorum. Bahçedeyim. Birkaç adım daha… “Yapabilirsin,” diyorum, yapamıyorum. Dizlerimin üstündeyim. Konuşmak istiyorum ama ağzımdan tek çıkan şey bir çığlık. Sesim kısılana kadar haykırsam içimdeki acı diner mi acaba? Bilmiyorum ama yine de haykırıyorum karşımdaki kadının yüzüne bakarak. O da ağlıyor. Ama onun için mi yoksa benim şu anki durumum için mi döküyor gözyaşlarını, bilmiyorum.
21 Eylül 2015 Pazartesi 1 Yorum

GÜVERCİN


Önündeki karmaşa yığınına baktı Asuman. Renk renk, boy boy boncuklar masanın üzerinde görsel bir karmaşa yaratmıştı. Adeta bir renk cümbüşü vardı önündeki tabloda. Kimilerinin kafasını karıştırsa, göz zevkini bozsa da çok az kişi biliyordu ki, bu karmaşa onun kurtuluşuydu.
Önündekilere baktıkça yüreğinde çiçekler açıyordu genç kadının. İçinde bir yerlerde hapsolmuş olan güvercinler kafeslerinden kurtuluyor, özgürlüklerine doğru uçuyorlardı. Çünkü o da aynen böyle yapmıştı. Kafesinden kurtulmuş, özgürlüğüne uçmuştu. Yani bu boncuk yığınına…
Avukattı Asuman. Ağır ceza avukatı… Nerede pislik insan varsa hepsi etrafına toplanmıştı. Hırsızlar, katiller, dolandırıcılar… Yirmi beşinden beri onlarla uğraşıyordu. Zordu. Çok zor… Özellikle de onun gibi hayata karşı naif bir duruşu olan biri için.
Zamanla kirlenmeye başladığını fark etmişti Asuman. İçindeki masumluğun yok olmaya, naifliğinin onu terk etmeye başladığını görmüştü. Bu onu korkutmuştu. Ölesiye korkmuştu hem de. Hayata karşı gurur duyduğu o duruşu vardı elinde bir tek. Onu da kaybederse neyi kalacaktı ki?
10 Mayıs 2015 Pazar 1 Yorum

9 CÜMLE: TEBESSÜM


Doğan güne gözlerini açtığında hep o tatlı tebessüm...
Merak ediyorum sevgilim.
Düşlerine mi dokundu kelebekler?
Yoksa güneş mi değdi kirpiklerine?
Hani hep diyorsun ya, kuş yüreği olsun karşımdakine diye.
O yürekli kuşlar mı okşadı dudaklarını?
Merak ediyorum sevgilim.
Anlatsana.
Doğan güne gözlerini açtığında nedendir bu tatlı tebessüm?
27 Nisan 2015 Pazartesi 6 Yorum

LGBT FİLM ÇEVİRİLERİ GELİYOR!


Bilen bilir, LGBT sinemasının benim için yeri büyüktür. Tam da bu yüzden sık sık LGBT üzerine filmler, diziler çevirir ve izlerim. Bir süredir de Looking ve Please Like Me çevirilerine yoğunlaşmıştım. Please Like Me'nin sezon finali yapması ve Looking'in de beni hüzünlere boğar bir şekilde iptal edilmesinden sonra ellerim bomboş ve hüsran içinde kalakalmıştım. Öyle ki mutsuzluktan, bir süredir düzenli olarak çevirisini yaptığım Once Upon A Time'ı bile terk etmiştim. Ama sonra bu durgunluk dönemi, bana twitterdan ulaşan Fahrettin'in önerisiyle altyazısız kalmış LGBT filmlerine yönelmeye karar verdim.
Aslında bu fikir uzun zamandır beni dürtmekteydi. Lakin bir türlü vakit bulamıyordum. Şu dönemde de vakit konusunda kafam biraz rahat olunca, "Bundan daha iyi fırsat mı olur," diye düşündüm ve bu konuyu ayağım alçılı olduğu dönemde benim yerime Looking çevirilerini yapan Tolga'ya açtım. Ve tahmin edin ne oldu? O da bu işe gönüllü oldu. Yani sonuç olarak LGBT film çevirileri geliyor!
Şu an için seçilen filmler Fahrettin'le yaptığımız görüşmeler sonrasında onun araştırmalarıyla ortaya çıkmış olan mini bir listeden ibaret. Ama bu liste sizin de yardımlarınızla daha da genişleyebilir. Sonuçta bizler altyazısı olmayan her filmi bilemeyiz. Ama sizlerin izlemek için altyazı beklediği belli başlı filmler olabilir ve bu filmlerle listemize katkıda bulunabilirsiniz.
25 Nisan 2015 Cumartesi 0 Yorum

HİÇ



  • Hiç buz pateninde kaymadım.
  • Hiç birine vurmadım.
  • Birinden hiç çiçek almadım.
  • Hiç uçağa binmedim.
  • Hiç yurt dışına çıkmadım.
  • Birisiyle hiç yağmurda yürümedim.
  • Hiç pembe giymedim.
  • Tek başıma hiç karanlıkta kalmadım.
  • Yaşamaya karşı hiç istekli olmadım.
  • İçimdeki duygu karmaşasından aileme hiç bahsetmedim.
17 Nisan 2015 Cuma 5 Yorum

YOKSUN DİYE




Sen gittin ya, kömür karası içim. Öyle bir kara ki bu, hiçbir ressam boyamamıştır tablosunda böylesini. Hiçbir karanlık böylesine siyah olmamıştır şimdiye dek. Ve hiçbir gece böylesi bir siyaha bırakmamıştır kendini. Sen gittin ya, işte böyle bir kömür karası içim.
Kalbimin etrafı ziftle kaplı sanki. İçimi sarmış, yapış yapış, kömür karası bir zift bu… Öyle koyu, öğle yoğun bir zift ki bu, ne yaparsam yapayım kurtulamayacakmışım gibi geliyor. Bazen ellerimi daldırsam diyorum içime. Çıplak ellerimle kalbimi söküp alıversem bu zifin içinden. Ama yapamam ki. Yokluğun izin vermez ki o kadar güçlü olmama.
Bazı zamanlar içimden, kalbimin etrafından sızmaya başlıyor bu zift. Yukarı doğru çıkıyor ağır ağır. Sonunda da gözlerimi kaplıyor. Sabahları gözlerimi açıyorum ve bu kömür karası ziftin arkasından görüyorum etrafı. “Nasıl bir mutsuzluk bu Allahım?” diyorum. İçim daha da kararıyor etrafımı simsiyah gördükçe. Ve içim karardıkça daha da karanlık oluyor görüşüm.
Hayat bana ağır geliyor. Ağır ve karanlık… Hepsi sen yoksun diye. İçimde bir yerlerde koca bir boşluk var ve sürekli düşüyorum o boşluğa doğru. Düşerken bir yerlere çarpıyorum, canım acıyor, kanıyorum. Kanım bile kömür karası akıyor o anda. İçimdeki zifte karışıyor. Zift daha da koyulaşıyor ve bir pençe gibi kavrıyor yüreğimi biraz daha sıkıca. Görüşüm kararıyor, hayat bana ağır geliyor. Hepsi sen yoksun diye.
Hiçbir kalem yazmadı böylesine bir karayı, biliyorum. Hiçbir terzi görmedi böylesine siyah bir kumaşı hayatında. Ve hiçbir fotoğrafçının makinesine takılmadı böylesine kara bir gölge. Biliyorum. Çünkü sen gittin ya, kömür karası içim.
15 Nisan 2015 Çarşamba 9 Yorum

GÜN GÜZELLEŞTİREN: PLEASE LIKE ME


Bilen bilir, LGBT filmler ve diziler hassas noktamdır. Her ikisine de ayrı ayrı bayılırım. Zaten çoğu kişi de beni ünlü LGBT dizisi Queer As Folk(QAF)'ın çevirilerinden tanır. Elbette Queer As Folk biteli uzun yıllar oldu. Son dönemde de onun yerini almaya aday olduğunu düşündüğüm ve 2. sezonunu oynayan Looking'in iptal haberi geldi. Böylece LGBT alemi bir kez daha dizi konusunda öksüz kaldı.
Tabii aslında durum öyle değil. Çoğu LGBT bireyinin farkında bile olmadığı ve 2. sezonunu deviren bir dizi daha var aslında. Ama dediğim gibi çoğu kişinin bu diziden haberi yok. Elbette bunda en büyük sebep dizinin bir Avustralya dizisi olması. Ülkesinde büyük bir hayran kitlesi olan Please Like Me'den bahsediyorum tabii ki.
Oyuncu, senarist ve openly gay olan Josh Thomas'ın hem yazıp hem de ana karakter olan Josh'ı canlandırdığı dizi tam anlamıyla eğlence dolu bir dizi. Çünkü ana karakterimiz Josh tam anlamıyla sarkastik ve sosyal yetenekleri sınırlı bir arkadaş. Bazen ne konuşacağını bilemezken bazen de kimsenin yüzüne direk olarak söylemek istemeyeceğiniz türden cümleler kurabiliyor. Ama çok tatlı olduğu bir gerçek.
14 Nisan 2015 Salı 0 Yorum

PATATES KIZARTMASI



Yoğun bir güne uyanmaktan oldum olası nefret etmişimdir. Daha gözümü açtığım o anda, her dakikası dolu geçecek o günün yorgunluğu bir anda üstüme çöküverir. Bunun tamamen psikolojik bir durum olduğunu biliyorum ama elimden bir şey gelmiyor. Özellikle de bu dönemlerde…
Bu aylar kitap fuarlarının arka arkaya dizildiği aylar. Neredeyse her şehirde bir kitap fuarı var. Ve benim için kitap fuarı demek, imza günü demek. Çünkü ben bir yazarım. Hem de en iyisinden… Kendimi övmek gibi olmasın ama işimde bayağı iyiyim. Kitaplarım satış listelerinde çoğu zaman en tepede. Bu da beni bayağı önemli biri yapıyor sanırım.

Kısa bir süre önce yeni kitabım çıktı. Tabii sonuç belli... Şimdiden listeleri alt üst ederek en tepeye tırmandı bile. Oradan inecek gibi de görünmüyor. Dediğim gibi işimde bayağı iyiyimdir. Bunu en son, beni bir alışveriş merkezinde görüp de tanıyan bir hayranımın ağlayarak benimle fotoğraf çekildiği zaman fark etmiştim. Ara ara buna ihtiyacım oluyor. Yani bunun bana hatırlatılmasına… Ünlü insanların egosuna sahibim ben de, ne yaparsınız?
13 Nisan 2015 Pazartesi 5 Yorum

ANNE BEN MANYAK OLDUM!


Hola folks!

Bu aralar birçok şey olmakta hayatımda. Ruhuma seslenen adam, en sevdiğim şarkıcı diyebilecek kadar güvendiğim Sufjan Stevens'ın yeni albümü Carrie & Lowell çıktı. Haliyle duygusal dalgalanmalar içerindeyim. Bilen bilir, Sufjan reis adamı fena çarpar. Nitekim beni de çarptı. O nasıl bir albüm olmuş Sufjan'cığım? Aklım başımdan gitti ve duygudan duyguya sürüklendim durdum.
Bu arada son zamanlarda tutunduğum dizim Looking iptal oldu. Mutsuzluktan ölmek üzereyim ama çok önemli değil. Herhalde ölmem. Ama büyük hayal kırıklığı içindeyim. Hayata ve çevirilere küstüm. Ne var ne yok bıraktım. Üzgünüm Once Upon A Time... Sorun sende değil bende...
Hey, bir de her iki ayak bileğimi de çatlattığım için ayaklarım alçıya alındı. No big deal! Otobüsten düştüm o kadar... İki kez... Aslında bir kez... Aslında biraz karışık... Önce düştüm, sonra iyileşir gibi oldum ama sonra bir daha düştüm ve iyileşemedim. İyileşemediğim gibi diğer ayağımı da alçıya aldılar. Dediğim gibi... No big deal...
6 Mart 2015 Cuma 0 Yorum

DÖVÜŞ KULÜBÜ VE YERALTI EDEBİYATI



Bazı kitaplar vardır aklınızı başınızdan alır ve ufkunuzu geliştirir. İşte şu anda da karşınızda böyle bir kitap var. Dövüş Kulübü. Ama bu kitaptan bahsetmeden önce konuşulması gereken başka bir şey var. Yeraltı edebiyatı…
Bu edebiyat türü dilin zincirlerden kurtulduğu, yenilikçi ve özgürlükçü olarak nitelenen bir tür. Tüm sınırların kalktığı, ahlak kuralları da dahil olmak üzere tüm kuralların yok olduğu bir tür. Bu türde hayatın tozpembe ya da süslenmiş, deforme edilmiş, değiştirilmiş bir hali yerine tüm gerçeklerini işleniyor ve sadizm, seks, alkol, uyuşturucu ve hayatın görünmeyen yani yeraltında olan varoş hayatı gözler önüne seriliyor. Türkiye’de de yeraltı edebiyatından örenkler veren birkaç yazar var. Bunlardan en bilinenleri de Hakan Günday, Kanat Güner, Metin Kaçan ve Altay Öktem. Ülkemizde Yeraltı Edebiyatı’na en çok destek olan yayınevi hiç şüphesiz ki Ayrıntı Yayınevi’dir. Yayınevinin Yeraltı Edebiyatı Serisi adı altında ve içerisinde Chuck Palahniuk başta olmak üzere birçok ünlü Yeraltı Edebiyatı yazarının kitaplarının olduğu bir serisi bulunmaktadır.
Kitaba gelecek olursak… Dövüş Kulübü, uyumakta problemler yaşadığı için asla sahip olmadığı hastalıkların ya da sorunların terapi gruplarına katılıp oradaki insanlarla birlikte olmayan dertlerini paylaşıp onlarla ağlayan ve bu şekilde uyumayı başaran ana karakterimizin hikayesi. Roman, ana karakterimizin bir tatil sırasında tanıştığı Tyler Durden ve Testis Kanseri Terapi Grubu sırasında tanıştığı Marla Singer adındaki bir kadın arasında geçiyor aslında. Tyler ve ana karakterimizin, insanların birbirini döverek rahatladığı bir kulübü, Dövüş Kulübü’nü kurmasının ve kulübün bir noktadan sonra yetersiz kalmasıyla Karmaşa Komitesi adında bir anarşi grubu kurarak toplum tarafından yanlış görülen bazı anarşik eylemler yaparak kendilerini belli etme ve kanıtlama çabalarının hikayesi bu kitap. Ve kesinlikle herkesin okuması gereken, insan ruhunda iz bırakan türden bir kitap…
16 Şubat 2015 Pazartesi 0 Yorum

ARKADAŞIM ACI


Bir yerde şöyle bir şey okumuştum.
“İnsan bir kere birine geç kalır ve bir daha hiç kimse için acele etmez.”
Her kim söylemişse doğru söylemişti. Biliyordum çünkü birine geç kalmıştım ve bir daha kimse için acele edemiyordum.
Cam kırıklarıyla dolu bir hikâyeydi benimkisi. Ona çok değer veriyordum. Arkadaş olarak… Ama bir süre sonra fark etmiştim ki aslında o hiçbir zaman arkadaşım olmamış, her zaman kalbim onun için bambaşka bir şekilde atmıştı. Bunu anladığım an o farkındalık beni vurmuş ve darmadağın etmişti. Tek bildiğim bunu onunla da paylaşmam gerektiğiydi. Bu farkındalıkla birlikte kavrulmalı ve ardından da bunu kabullenip dinginlikle birlikte soğumalıydık.
Ona söylediğimde “Çok geç,” dedi. “Ben unuttum seni.” Bu yeni farkındalık beni parçaladı. O beni sevmiş, bense bunu görememiştim bile. Şimdiyse benim kalbim onun için çarpıyordu ve o beni çoktan unutmuştu. Kavruldum. Ama tek başına… Ve soğudum demek isterdim. Ama hala yanıyorum en sıcağından…
Hala arkadaşız. Çok yakınız. Ama artık üçüncü bir arkadaşım daha var. Acı… Onu her gördüğümde acı da bize eşlik ediyor ve bizden daha çok onun sesi çıkıyor, hiç durmadan konuşuyor ve içimden dışarı çıkmak isteyen çığlıklarının sesi kulaklarımı sağır ediyor. Ve o gittiğinde acı benimle kalıyor. “Yeter,” demek istiyorum ona, diyemiyorum. Desem de dinlemez ki. Huysuz bir arkadaş acı.
Bazen birileri bana “Yeter,” diyor. “Kavrulma artık,” diyor. “Başka hayatlar da var dışarıda senin için çarpacak,” diyor. Ama yok. Nasıl olsun ki? Beni anlamıyorlar. Geç kalma korkusu nedir, bilmiyorlar. Anlamıyorlar. Bilmiyorlar ki, insan bir kere birine geç kalır ve bir daha kimse için acele etmez.
15 Şubat 2015 Pazar 0 Yorum

OKUDUM & İZLEDİM: KEMİK TORBASI / BAG OF BONES


İlk gençlik dönemlerimde, yani delicesine kitap okumaya başladığım dönemde benim için çok özel birkaç yazar vardı ve o yazarların tüm kitaplarını sırayla okumayı kendime bir görev bellemiştim adeta. Stephen King de o yazarlardan biriydi. Hatta King'in "O" yani nam-ı diğer IT adlı kitabıyle da bu sayede tanışıp aşık olmuşumdur.
Kemik Torbası da o yıllarda aldığım ve tamı tamına dört kez başladığım ama bir türlü devamını getiremediğim tek Stephen King kitabı olma başarısına erişen tek kitaptı. Bu kitapta diğer King kitaplarında olmayan bir şey vardı. O da eksik olan dinamikti. Belki de akmayan tek Stephen King kitabı olmaya adaydı Kemik Torbası. İlk yüz sayfayı aşmayı bir türlü becerememiş, bir noktadan sonra da pes etmiştim.
Sonra kitabın televizyon uyarlaması çıktı piyasaya ve bu beni bir miktar heyecanlandırdı. Çünkü bir kitabı okumayı ve ardından da filmini/dizisini izlemeyi çok severim ve Bag Of Bones'u izlemeden önce de aynı şeyi yapmak istiyordum. Bu yüzden de beşinci kez başladım kitaba ama bu sefer de başarılı olamadım. O ilk yüz sayfa bir türlü aşılmıyordu işte. Böylece bir kez daha pes ettim.
Ve birkaç ay önce artık kütüphanemdeki okunmamış kitapları bitirmeden kendime yeni kitap almayacağıma dair bir karar verdikten sonra bu kararıma ilk olarak senelerdir kütüphanemde bekçilik yapan Kemik Torbası ile başlamaya karar verdim. Ve bu sefer büyük bir azimle de olsa ilk yüz sayfayı aşmayı başardım.
5 Şubat 2015 Perşembe 2 Yorum

RUHUMUN AYNASI


Dokunduğunuzda içinizi ürperten şeyler vardır ya hani? İşte aynalar da benim için hep böyle olmuştur. Sebebini başlarda bilememiş olsam da aynalara karşı hoş olmayan hisler beslemişimdir bugüne kadar. Belki size saçma gelecek ama sanırım aynalardan korkuyorum.
Aslında bu korkum tam olarak on iki yaşındayken başladı. O zamana kadar bir ayna benim için eğlence objesinden başka bir şey değildi. Saçlarımı şekilden şekle sokup, annemin makyaj malzemelerini yüzüme boca ettiğim o zamanlar, azar yemeden hemen önce ayna karşısında geçirirdim zamanımı. Oldukça da eğlenceli zamanlardı bunlar. Ama sonra bir şeyler değişti ve aynalar artık o kadar da çekici gelmemeye başladı bana.
İlk gençlik dönemlerimde bunun üzerinde fazla durmadım. Ayna karşısında olabildiğince çok vakit geçirmek istenilen o dönemlerde ben tam tersine olabildiğince uzak duruyordum. Ama dediğim gibi bunun sebebi hakkında pek düşünmüyordum. Sonuçta aptalca bir korkudan başka bir şey değildi bu. Yani üzerine düşünecek çok da fazla bir şey yoktu.
2 Şubat 2015 Pazartesi 2 Yorum

OKUDUM & İZLEDİM: ÖLÜMCÜL TÜR / THE STRAIN



Çoğu kişinin yaz sezonu dizileri içerisinde, Temmuz ayında sabırsızlıkla beklediği bir dizi vardı. The Strain'den bahsediyorum elbette. Gizemli ve gerilim dolu, korkutucu öğeler barındıran trailer ve promolarıyla ilgiyi ve beklentiyi her daim yüksekte tutan The Strain, Temmuz ayında başladığında beklendiği gibi harika eleştiriler alarak birçok kişinin gönlünde taht kurmuştu.
Ama çok az kişi biliyordu ki The Strain aslında bir kitap uyarlamasıydı. 3 kitaplık bir seri olan ve ülkemizde Ölümcül Tür üçlemesi olarak İthaki Yayınları tarafından basılan seriden uyarlanmıştı dizi. Ve elbette ilk yayınlandığı dönem yani ülkemizde Twilight serisi ile başlayan vampir akımına denk gelen dönemde açıkçası pek de dikkatleri çekmemişti. Bu yüzden de ülkemizde ben de dahil bir çok kişi kitapları diziden sonra okumaya başladı.
Uzun zamandır planladığım ve hazırlığını yaptığım Okudum ve İzledim bölümüm için ben de ilk olarak Ölümcül Tür kitabı ve kitaptan uyarlanan The Strain'i seçmeye karar verdim.
30 Ocak 2015 Cuma 2 Yorum

9 CÜMLE: KAÇIŞ

Not: Bu kısa öykü Aydili dergisinin 18. sayısında (Haziran 2016) yayınlanmıştır.


Ruhumun derinliklerinde acı çeken küçük bir çocuk var.
Her gece, ışıklar sönüp sesler kesildiğinde ağlamaya başlıyor kalbime doğru.
Sesi ciğerlerimde yankılanıyor ve mideme doğru yol alıyor ağır ağır.
Sussun istiyorum, susmuyor.
Biliyorum, kaçmak istiyor, haklı da.
Ben de olsam durmam bu bedende.
Hangi çocuk kapalı kalmak ister ki ışığı sönmüş bir bedende?
Kim tahammül edebilir ki umutların yeşermediği bir diyara?
Tam da bu yüzden biliyorum ki her gece bir kaçış olacak bu bedende ve her gece sonuçsuz kalan bu kaçışın çığlıkları ciğerlerime doğru yankılanacak küçük bir çocuğun hıçkırıkları olarak.
23 Ocak 2015 Cuma 0 Yorum

HAYATINIZI DEĞİŞTİRECEK ŞARKILAR: MELANCHOLIA (PART 2)


Hayat zor. Hayata ayak uydurmak daha zor. Bu yüzden de çoğu zaman müzik benim hayattan kaçışım oluyor. Sadece dünyamı güzelleştirmiyor, aynı zamanda tüm mutsuzluklarımdan, kötü ruh halimin getirdiği korkunçluklardan kaçmamı sağlıyor. Tam da bu yüzden müzik benim için kullanmaktan asla vazgeçemeyeceğim bir ilaç.
Mutsuzluklarımdan ve kötü ruh halimin getirdiklerinden kaçarken de şüphesiz ruh halimi yansıtan şeyler dinliyorum. Melankolik şarkılar... Bu yüzden de bu blog serisinin adı Melancholia... İlk kısmı ne kadar sevdiniz bilemiyorum ama bu blogda yeni beş şarkıyla devam ettireceğim Melancholia serisini.
Hadi başlayalım...

1. Counting Crows - Colorblind
Counting Crows 1991'de kurulmış bir pop-rock grubu. Ve kendileri dünya çapında yirmi milyon albüm satmış bir grup. Şarkıları her ne kadar pop-rock temasında ilerlese de bir şarkıları var ki yürekleri dağlar. Bu tabir belki biraz arabeske kaçtı ama dinleyince siz de anlayacaksınız ne demek istediğimi.
Colorblind çok özel bir şarkı. Aşka hazırım diye bağıran bir şarkı. Sizi oradan oraya savuran, canınızı acıtan, vücudunuzda morluklar bırakan bir şarkı.
Şarkı aynı zamanda kült film Cruel Intentions'ın soundtracklerinden biri. Aynı zamanda müzikleriyle zamanında akılları baştan alan gençlik dizisi Dawson's Creek'in de bir bölümünde çalmışlığı var.
"I am covered in skin, no one gets to come in.
Pull me out from inside.
I am folded and unfolded and I'm folding."

22 Ocak 2015 Perşembe 0 Yorum

YASAK



Bakıcı hareketsiz şekilde uyuyan küçük kıza son bir kez daha baktıktan sonra kapıyı kapattı ve kendi kendine gülümsedi. Uzun zamandır bu anı bekliyordu. Evde yalnızdı ve bu da kafasındaki şeyi yapmak için bulunmaz bir fırsattı.
Sessizce merdivenleri çıkarken, yaptığı şeyin yasak oluşunun getirdiği heyecanı, adrenalini hissediyordu. Evet, bu yasaktı. İşe başladığı gün dul babanın ona söylediği ilk şey buydu. Tavan arası kesinlikle yasaktı. Oraya girmek yasaktı, oraya yaklaşmak yasaktı. Hatta muhtemelen orayı düşünmek bile yasaktı. Buna rağmen o, tüm bu yasakların çekiciliğine kapılmıştı ve şimdi merdivenleri çıkıyordu işte.
Tavan arasına açılan kapının önüne geldiğinde kendi kalp atışlarının sesini duyabiliyordu neredeyse. Çok kısa bir an için vazgeçmeyi düşündü orada dikilirken. Ama o an birkaç saniye kadar sürdü ve geçip gitti. Bu hissin kaybolmasıyla birlikte eli cebine gitti ve uzun uğraşlardan sonra bulmayı başardığı anahtarı çıkardı. Avucunda duran anahtarın verdiği o soğuk his, durumu daha gerçek kılıyordu. Tuttuğu nefesini sesli bir şekilde verirken hazır olduğunu hissetti ve anahtarı kilide soktu. Yavaş yavaş anahtarı çevirirken artık eskisi kadar tedirgin olmadığını fark etti. 
Kapıyı araladığında yüzüne bir küf kokusu çarptı. Bir de anlamlandıramadığı ağır bir koku… Bu koku onu içeri girmemeye ikna etmeye çalışıyor gibiydi ama bu, genç kadını engellemedi. Sessiz ve ürkek adımlarla içeri girdi.
16 Ocak 2015 Cuma 0 Yorum

MEVSİM CADISI



Bir bahar cadısı olmalısın sen. Tüm o zarifliğin ve baharda dalları kaplayan o minik çiçekler kadar narin ve beyaz ellerinle bir bahar cadısı olmalısın sen beni büyüleyen.
Hayır, bir yaz cadısı olmalısın sen. Tek bir bakışınla içimi ısıtan, bir gülüşünle içimi kaynatan bir yaz cadısı olmalısın sen ben büyüleyen.
Hayır, hayır. Bir sonbahar cadısısın sen mutlaka. Bakış açıma girdiğin anda esen bir sonbahar rüzgarı gibi tenimi ürperten, varlığınla bir Eylül yağmuru gibi ruhuma dokunan, yokluğunla bir anda kapanan hava gibi beni karanlıklara boğan bir bahar cadısı olmalısın sen beni büyüleyen.
Hayır, bu da değil. Bir kış cadısısın sen elbette. Gidişinle tipiye yakalanmış biri gibi bana ruhumu koruyacak bir sığınak aratan, gelişinle ateş üzerinde kavrulan kestane ve portakal kabuklarının kokusu gibi içimi huzurla dolduran bir kış cadısı olmalısın sen beni büyüleyen.
Beni allak bullak ediyor varlığın ve yokluğun. Dört parçaya bölüyor ruhumu. İçim ısınırken üşüyorum yokluğunla ve ılık bir bahar sabahındayken seninle, ürperiyorum gitme ihtimalinle. Bu yüzden sevgilim, eminim ki sen bir mevsim cadısısın beni büyüleyen.
10 Ocak 2015 Cumartesi 4 Yorum

HAYATINIZI DEĞİŞTİRECEK ŞARKILAR: MELANCHOLIA (PART 1)


Bazen vücudun ilaçlara ihtiyacı vardır ya hani, işte ruhun ihtiyacı olan ilaç da müziktir bence. Bizi iyileştiren, kendimize getiren, hatta bazen ilaçların ilk başta yaptığı gibi halsiz düşürüp sonradan etkisini gösteren o etkiye de sahiptir müzik.
Kelimelere dökemediğimiz duyguları tek bir notayla, aklımızdan geçirip dile getiremediğimiz düşünceleri tek bir şarkı sözüyle anlatır müzik. Bazen içimizi huzurla doldurur, bazen yüreğimizi dağlar. Bazen tebessüm ettirir, bazense farkında bile olmadan tek bir damla yaş süzülür yanağımızdan. Müzik tam olarak böyle bir şeydir işte.
Müzik büyülü bir dünyaya açılan bir kapıdır ama bazı müzikler, bazı şarkılar diğerlerinden daha büyülüdür. İşte bu ve bundan sonra gelecek Hayatınızı Değiştirecek Şarkılar blog serilerinin amacı da bu büyülü şarkılarla sizi tanıştırmak, yüreğinize dokunacak yeni şarkılar keşfetmenizi sağlamak...
Melancholia serinin ilk ayağı... Adından da belli olduğu üzere melankolik şarkılardan oluşan bir playlist olacak bu. Ama size sadece şarkıları vermekle kalmayacak, aynı zamanda bu şarkılar ve şarkıcıları hakkında biraz bilgi de verecek ve şarkıları sevmeniz için elimden geleni yapacağım açıkçası.
İşte başlıyoruz...

1. The Irrepressibles - Two Men In Love
2003 yılında kurulan ve barokpop/chamberpop tarzında müzik yapan grubun ipek sesli solisti Jamie McDermott yani namı-ı diğer Jamie Irrepressible. Grubun New World ve In This Shirt gibi kültleşmiş şarkıları olsa da benim için The Irrepressibles demek Two Men In Love demek...
"When I look into your eyes, there's a danger inside
When I see the edge, I can't never hide
See my running, running, to you from you to you
There's a strange love, it's getting louder
And louder and louder and louder and louder
There's a danger I can't hide
Who I am, it's who I am, it's who I am"

5 Ocak 2015 Pazartesi 0 Yorum

KABUS


Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm görüntünün beni mutlu etmesini dilediğim günlerden biri… Ama dileklerimin çok nadiren gerçekleştiği zamanlardayım. Bu yüzden de her zamanki gibi günümün kötü geçeceğini biliyorum.
Dışarıda kar yağıyor. Aralık ayı için şaşırtıcı değil. Hele de Aralık’ın son günü için bu, sürpriz olmaktan çok uzak. Kar, Yılbaşı gecesiyle neredeyse özdeşleşmiş olan bir şey. Tam da bu yüzden Yılbaşı gecelerinden nefret ediyorum uzun zamandır. O karlı Yılbaşı gecelerinden…
Çok kişi bilmez ama böyle bir gecede veda ettim ona. Karlı bir Yılbaşı gecesinde… Elinde kadehiyle, koltuğun kenarına sinmiş bir kedi gibi kıvrılmış bir şekilde sızmışken nasıl da güzel görünmüştü gözüme. Kalemle çizilmiş kadar kusursuz görünmüştü o anda bana yüzünün tüm hatları. Ve o hatlar o kadar güzeldi ki onu saatlerce izlemek istemiştim. Hissettiğim şeyin ne olduğunu o zaman bilmiyordum ama şu anda biliyorum ki bu sevgiydi. Aşktı. Bense bunu fark etmek ve fark ettirmek için çok geç kalmıştım.
Sıçrayarak uyandığında usulca yanına yaklaşmıştım. “Kabus mu gördün?” diye sorduğumu da hatırlıyorum, “Evet,” dediğini de, ardından söylediklerini de. Çünkü o sözler yıllar sonra bile hala onun sesiyle birlikte kulaklarımda.
“Evet,” demişti. “Seni gördüm. Elimi tuttun ve beni asla bırakmayacağını, benden asla vazgeçmeyeceğini söyledin. Bakışların öyle gerçekti ki sana inandım. Sonra bana sarıldın ve yoluna gireceğini söyledin.”
4 Ocak 2015 Pazar 0 Yorum

KOCAELİ KİTAP OKUYOR: GÜVERCİN


Çalışma hayatı ve bunalımdan bunalıma sürüklenme dönemi içerisinde hiçbir etkinliğe katılamayan ben, Facebook üzerinde Engin Firol adlı edebiyata gönül vermiş arkadaşım sayesinde hayatımda geni bir sayfa açtım. Kendisinin edebiyat üzerine gerçekleştirdiği son projesi Kocaeli Kitap Okuyor benim gibi Kocaeli'nde yaşayan ve edebiyat aşığı kişiler için adeta bir hediye gibi.
Grubun harika bir etkinliği var. Diğer kitap kulüblerinde olduğu gibi seçilen bir kitabın okunup onun üzerinden tartışmaya gidilmesi fikrinden ayrılan kulüp, her okuyucunun kendi seçtiği bir kitabı okuyup belirtilen tarihteki buluşmada okuduğu kitabı tanıtması ve o kitap hakkındaki soruları yanıtlaması şeklinde ilerliyor.

Katıldığım ilk toplantı için seçtiğim kitap Güvercin'di. Kitap, Patrick Suskind’e ait olan bir uzun öykü. Hayatı boyunca tekdüze, sakin yaşamayı amaç edinmiş bir adamın hikayesi Güvercin. Yahudi oldukları için ailesi kampa gönderilen, amcasının yanında büyüyen Jonathan adındaki ana karakterimizin hayattan tek istediği şey sakin, yalnız, insanlardan uzak bir hayat. 50 yaşına kadar da aynı istediği şekilde, tek odalı bir dairede, hiçbir komşusu ile iletişime geçmeden, kelimenin tam anlamıyla yalnız bir şekilde yaşamakta. Kurduğu rutine ve düzene saplantı derecesinde bağlı olan adam bir sabah kapısının önünde bir güvercinin durduğunu görüyor ve güvercinin varlığı günlük rutinini tehlikeye sokuyor. Çünkü bağlı olduğu rutinin dışında bir varlık dahil oluyor düzenine ve bu durum adamın hiç hoşuna gitmiyor, psikolojisini ciddi anlamda etkiliyor. İçinde bulunduğu, kendine kurduğu tek kişilik bu dünyayı sarsıyor güvercinin varlığı. Günlük rutininde dengesizlikler başlıyor ve sabahın erken saatinde başlayan bu rutindeki tek bir değişiklik, zincirleme bir reaksiyon gösterir gibi tüm rutini değiştiriyor, bu da adamı çıldırtıyor.
Kitap çok ince. 76 sayfalık bir uzun öykü… Ama inceliğiyle ters orantılı bir şekilde zor okunuyor. Tabii bu sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor. Yalnızca dili biraz yoğun ve baskın ve bu da kitabın ağır ilerlemesine sebep oluyor.
 
;