5 Ocak 2013 Cumartesi

SADECE BİR BEDEL

Not: Bu öykü Evrensel Kültür dergisinin 295. sayısında (Temmuz 2016) yayınlanmıştır.



Soğuk. Beyaz. Göz alan cinsten bir beyaz... Soğuk ve beyaz. Sanki yumuşak. Evet, yumuşak bir hissi var. Beyaz, soğuk ve yumuşak. Kar bu. Kar olmalı. Tam göremiyor. Henüz net değil ama bu hissi biliyor. İçten içe kar olduğuna emin.
Ve sesler… Sesler var. Çocuk sesleri, gülüşmeler, bir köpek havlaması, bir ağaç çatırtısı… Sesler sanki kavramaya çalıştığı manzarayı daha gerçekçi kılıyor. Görüntü biraz daha netleşiyor sanki seslerle birleşince.
Bir orman burası. Devasa gövdeli ağaçlarla dolu bir orman. Büyüklü küçüklü, irili ufaklı ama hepsi geniş gövdeli bir sürü ağaçla dolu bir orman. Dallarında çocukların oturduğu ağaçlarla dolu bir orman. Hepsinin tepesinde, baştan savma yapıldığı belli olan ağaç evler kurulmuş bir sürü ağaçla dolu bir orman.
Ağaç evler mi?
Gördüğü şeyi idrak etmeye çalışıyor bir an için. Fazla uzun sürmüyor. Bir çocuk rüyası bu.
Yavaşça ellerini kaldırıyor göz hizasına doğru. Beyaz, minik parmaklı, ufak eller bunlar. Kız elleri. Hoşuna gidiyor bu eller. Ama yeterli değil. Daha fazlasını bilmek istiyor. Her zaman daha fazlasını bilmek ister çünkü. Etrafına göz gezdiriyor. Hemen ileride bir göl var. Donmuş bir göl. Güzel…
Çocuk adımlarıyla göle doğru ilerliyor. İçinde bir heyecan kıpırtısı var. Ama yeni bir duygu değil bu. Her seferinde aynı şeyi hissediyor bu an geldiğinde. O keşif anı…
Donmuş göldeki yansımasına bakıyor merakla. Karlı havaya rağmen varlığını hissettiren güneşte alev alacakmış gibi parlayan kızıl saçları olan, yeşil gözlü bir kızın yüzü yansıyor buzun üzerine. Görüntü hoşuna gidiyor. Yüzündeki memnun gülümseme buzdaki yansımadan bile belli oluyor.
Kafasını çevirip arkasındaki manzaraya bakıyor. Etrafta koşuşturan, karın keyfini çıkaran, bir ağaçtan diğerine atlayan, ağaç evlerinde oyun oynayan çocuklarla dolu her yanı… Gördüğü manzara hoşuna gidiyor. Burası şu an için ona ait ve şu anda bu yerde, büyülü gibi görünen bu mekanda onu bekleyen bir macera var.

***
Baş ağrısı… Bu lanet olası baş ağrısını geçirebilecek hiçbir ağrı kesici yok bu dünyada. Ama sonuçta bu dünyanın ona öğrettiği bir şey var: Her güzel şeyin bir bedeli vardır. Ve bu baş ağrısı da sahip olduğu ve elinde tutabilmek, kaybetmemek için uzun zamandır uğraştığı bu şeyin bedeli. O yüzden asla şikayet etmiyor. Sadece biraz daha kolaylaştırmaya çalışıyor, o kadar.
Gözleri kapalı bir şekilde birkaç günlük, zifte dönmüş kahvesini yudumluyor. Gözleri kapalıyken ışık gözlerine batmıyor, başı daha az ağrıyor. Bu yüzden her zaman en karanlık odayı kullanmayı tercih ediyor ve perdeleri neredeyse hiç açmıyor. Neredeyse hiç… Yalnızca sabahları, o da birkaç dakika için… Olup biteni görebilmek için… Daha önce defalarca gördüğü manzarayı yeniden görebilmek için…
Siren seslerini duyuyor. İşte beklediği an… Yavaşça gözlerini açıyor ve aslında çok da aydınlık olmayan odanın pek de rahatsız edici olmayan ışığına alıştırmaya çalışıyor kendini. Çok fazla zamanı yok. Üstelik hiçbir şeyi kaçırmak istemiyor. O yüzden fazla beklemiyor, yavaşça perdeyi aralıyor.
Sabahın rahatsız edici aydınlığı aralık perdeden yüzüne vurduğunda gözlerini kısıyor. Bu sahnenin sevmediği tek kısmı da bu aslında… Her zaman sabahın erken saatlerinde oluyor ve her zaman aynı rahatsız edici aydınlığı çekmek zorunda kalıyor. Neden insanlar gündüzleri de uyumazlar ki sanki?
Gözleri günün ışığına alışınca aralıyor gözlerini iyiden iyiye. İşte orada… Ambulans tam karşıdaki sarı apartmanın önünde öylece duruyor. Varlığı sokaktaki meraklı insanları camlara çıkarmış, balkonlara dökmüş bile. Tabii hiçbiri onun yaptığı gibi kendini perdenin arkasına saklama gereği duymuyor. Ayrıca hiçbiri o ambulansın neden orada olduğunu da bilmiyor. Onun aksine…
Araladığı perdeden birkaç dakika daha aynı manzaraya bakarken sıkılmaya başlıyor. Sonuçta bu anı o kadar çok yaşadı, bu manzarayla o kadar çok karşı karşıya kaldı ki artık hiçbir şey hissettirmiyor olanlar. Eskiden sahip olduğu o insancıl duyguları taşımıyor artık. ‘Sadece bir bedel…’ diye geçiriyor içinden ve kafasındaki ses itiraz etmiyor bile.
Sonunda apartmanın kapısının açıldığını görüyor. İki görevli, taşıdıkları sedyeyle dışarı çıkıyor. Sedyenin üzerine özensizce örtülmüş örtünün kenarlarından siyah ceset torbası rahatlıkla seçiliyor. O sırada karşı binada, balkondan olanları izlemekte olan kadınlardan biri eliyle ağzını kapatıyor. Hep o aynı dehşet ifadesi… Her seferinde buna benzer şaşkın, dehşete kapılmış yüzlerle karşı karşıya geliyor. Bunu anlamsız buluyor o an için. ‘Daha ölenin kim olduğunu bile bilmiyorsunuz ki,’ diye geçiriyor kafasından. Oysa o biliyor. O torbanın içinde, artık saçları asla güneşte alev alacakmış gibi parlayamayacak olan, artık yeşil gözlerini kimsenin göremeyeceği bir küçük kızın bedeni olduğunu biliyor.  Ve bu onu bir an bile rahatsız etmiyor. En nihayetinde bu sadece bir bedel…

***
Şehirlerarası trenlerin sevdiği birçok yönü var. Rahatsız koltukları da sevdiği bu özelliklerden biri... Birçok kişi için bu pek de sevilecek türden bir özellik değil belki. Ama onun için öyle. Çünkü şehirlerarası trenlerin koltukları o kadar rahatsız ki, uyumaya hiç elverişli değil denilebilir. İçinde bulunduğu durum düşünülürse de uyunmayacak derecede rahatsız koltuklar onun için büyük bir şans… Özellikle de içinde, sürekli savaşmak zorunda kaldığı türden bir açlıkla yaşarken…
Açlık… İçinde, onu kemirip duran bu hissi tanımlayabilecek en iyi sözcük bu olsa gerek… Bitmek bilmeyen, sürekli kendini hissettiren ve asla tamamen bastırılamayan türden bir açlık…
Bu hissi tanımlandırdığı andan itibaren bu kelime hakkında sıklıkla düşünüyor. Açlık denilen şey nasıl oluşuyor ki? O gereksinim hissi… Her şeye değil de sadece belli bir şeye olan açlık…
Başlarda bu açlık için kendini suçluyordu. Sonuçta insan tadını asla almadığı, asla bilmediği bir şeye karşı açlık hissedemezdi ve o, neye benzediğini asla bilmediği bir şeye karşı o kadar özlem duymasa, bir kez de olsa sahip olmak için bu kadar uğraşmamış olsa bu açlık asla ortaya çıkmayacaktı. Bir kez tadını aldığı o şeye karşı açlık hissetmeyi artık engelleyemiyordu ve bu yüzden bir süre bu konuda kendini suçlamıştı. Hala suçluluk, vicdan azabı gibi şeyler hissedebildiği, insanca duygulara sahip olduğu zamanlardı o anlar. Ama uzun zamandır ne o insanca duygulara, ne vicdan azabına, ne de içindeki suçluluk duygusuna sahipti.
Sonuçta şimdi, tam şu anda, bu trenin rahatsız koltuklarına rağmen, olacakları bile bile uykuya dalsa ne olurdu ki? Buradaki insanlardan hangisi umurundaydı? Hepsi birer yabancıydı onun için. Hiçbir değerleri yoktu. Oysa o, onun için değerli olanları bile yok etmemiş miydi?

***
“Bana kendin hakkında ilginç bir şey söyle.”
Karşısındaki genç adam renkli gözlerini onunkilerden ayırmadan, yüzünde onu oldukça çekici gösteren çarpık bir gülümsemeyle söylemişti bunu. “Bana kendin hakkında ilginç bir şey söyle.”
İster istemez gülümsemişti. Bu renkli gözlü adam bunu belki birçok kişiye daha söylemişti daha önce. Ama muhtemelen daha önce hiçbirinden, onun vereceği cevabı duymamıştı.
“Bugüne kadar hiç rüya görmedim ben.”
Hep o aynı şaşkın yüz ifadesi… İnsanların yüzünde bu ifadeyi yaratabilmeyi seviyordu. Ama bu seferki biraz daha önemliydi. Sadece şaşırtmak istemiyordu bu sefer. Etkilemek istiyordu, ilgi çekmek istiyordu, ilgilenilmek istiyordu. Ve belki biraz da şansı varsa, sevilmek istiyordu.
“Hiç mi?”
“Hiç…”

***
Eğer burada, hemen şu anda yapsa biri fark eder miydi? Sonuçta bu bir uzun yol treniydi, uyuyan bir sürü insan vardı. Görünüşte onun da diğerlerinden ne farkı vardı ki? Yolculardan biri birkaç saat kestirmek için yattığı uykusundan bir daha uyanmasa kim ondan şüphelenirdi? İşin güzel kısmı da bu değil miydi zaten? O sırada uyuyan birisi, uykusunda ölen birinin ölümüyle ilgili suçlanamazdı.
Ayrıca bu olanlar onun suçu da değildi. O hiçbir zaman böyle olmasını istememişti. Tek istediği rüya görmekti, hepsi bu. Sonuçlarının böyle olması onun suçu değildi. Eğer suçlanacak biri varsa hiç şüphesiz o kişi, ona hiçbir zaman rüya görme yetisi bağışlamayan Tanrı’ydı. Olayların bu noktaya gelişinin tek suçlusu oydu elbette. Onu da herkes gibi, sıradan bir insan gibi yaratsaydı, hiçbir zaman bunları yapmak zorunda kalmayacak, başkalarının rüyalarına muhtaç olmayacak ve sürekli olarak içindeki bu özlemle, bu açlıkla yaşamak zorunda kalmayacaktı.

***
“Deneyecek misin?”
Düşüncelerinden sıyrılıyor bir an için. Önce hemen yanında, yatağın sol tarafında, okumakta olduğu kitaptan ayırdığı renkli gözlerini kendisine dikmiş olan adama, sonra da hemen sağındaki komidinin üzerinde duran ilaç şişesine bakıyor.
“Bilmiyorum.”
Gerçekten bilmiyor. Çok zeki biri olabilir, uzun yıllar bu konuda eğitim almış ve hatta bir noktadan sonra eğitim veren kişi konumuna geçmiş de olabilir. Ama ne kadar zeki, ne kadar başarılı olursa olsun, onun da cevabını bilmediği sorular var ve bu da o sorulardan biri. Gerçekten bilmiyor.
Bir laboratuara kapanıp, yıllarınızı harcayıp, rüya göremeyen birine asla sahip olmadığı bir yetiyi kazandırabilecek bir ilaç keşfettiğinize inandığınız o anda hissettiğiniz şey hayatınız boyunca unutamayacağınız türden bir duygudur. Bu anlaşılabilir bir durum. Ama ilacınızı test etmeniz gerektiğinizde, tanıdığınız rüya göremeyen tek kişinin siz olduğunu fark etmenizle sahip olduğunuz tek deneğin kendiniz olduğunu fark etmeniz arasındaki o birkaç nanosaniyelik zaman dilimine bu kadar duygunun nasıl olup da sığdığını hala anlayamıyor. Şaşkınlık, hayal kırıklığı, heyecan, korku, merak, umut… Tüm bu duygu yumağı o kısacık anda ortaya çıkıverdi ve o andan beri de içinde taşıyor hepsini.
Renkli gözlü adam elini ona doğru uzatıp, en son iki gün önce tıraş olduğu için pek de pürüzsüz olmayan yüzünde gezdirirken, bu duyguların yüzünden de sezilip sezilmediğini merak ediyor bir an için.
“Gerçekten de bilmiyorsun.” Anlaşılan bir kısmı yüzünden seziliyor.
Bu yumağın ağırlık merkezindeki duygu ise merak... Tam da bu yüzden, renkli gözlü adam uyuduktan neredeyse üç saat sonra, içinde taşıdığı tüm endişelere, kafasında dönüp duran tüm soru işaretlerine rağmen komidinin üzerinde duran ilaç şişesine uzandığında kendinden emin. Ne şişenin kapağını açmaya çalışırken, ne de içindeki kırmızı renkli kapsüllerden bir tanesini yutarken eli bir an bile titremiyor.
İlacın işe yaradığını, artık yatağının içinde olmadığını fark ettiği anda anlıyor. O anki hislerini bugün, aradan dört yıl geçmiş olmasına rağmen hala, tüm netliğiyle hatırlayacak. O an bunu bilmiyor elbette. Tek bildiği artık yatağında değil, bambaşka bir yerde olduğu. Hem de olmayı asla beklemediği bir yerde…
Daha önce defalarca geldiği bu daireyi ilk görüşte tanıyor. Renkli gözlü adamın onun yanına, onun dairesine taşınmadan önce yaşadığı yer burası. Güzel bir daire… Ama yine de ilk rüyasında görmeyi beklediği türden bir yer değil. Anlamsız geliyor ona burada olmak. Bilinçaltının onu neden buraya getirdiğini anlayamıyor.
Ama buna kafa yoracak çok fazla zaman bulamıyor çünkü hemen yan odadan birinin yüksek sesle şarkı söylediğini duyuyor ve bu dikkatini dağıtıyor. Önce ses geliyor, ardından da sesin sahibi… Ve bu hoşuna gitmiyor. Gördüğü şey gerçekten hoşuna gitmiyor çünkü sesin sahibi, renkli gözlü adamın ev arkadaşı. Hiçbir zaman hoşlanmadığı, her zaman ‘ukala ve itici biri’ diye bahsettiği biri.
Hevesle beklediği bu rüya bir anda artık o kadar da hoşlanmadığı bir deneyime dönüşüyor. İlk rüyasını pek de sevmediği bir mekanda, kesinlikle sevmediği biriyle harcamaktan hoşlanmıyor.
“Gözlüğünü neden takmadın? Böyle çok garip görünüyorsun.”
Genç adamın kendisiyle konuştuğunu idrak etmesi birkaç dakikasını alıyor. Eli yüzüne gidiyor ister istemez, sonra gülüyor. O gözlük takmıyor ki? Gözlük kullanan kişi… Ah…
Bir ayna arıyor gözleri. En yakındaki ayna koridorda asılı olan. Aynaya doğru giderken insanların rüyalar hakkında bahsettiği ve hep nasıl bir his olduğunu merak ettiği o anı yaşıyor. Adımlarının istemsizce yavaşladığı, ağır çekimde hareket ediyormuş gibi bir sekansa girilen o an…
Aynada onu bir çift renkli göz, kalkık bir burun, sivri bir çene ve kıvırcık saçlar karşılıyor. Yeni bir duygu yumağına saplanıyor bu kez. Ama bu kez yumağın ağırlık merkezinde merak yok. Bu kez her şey farklı… Bu kez ortaya çıkan şeyin adı suçluluk duygusu… Birinin mahremiyetine yapılan saygısızlıkla gelen suçluluk duygusu… Çünkü yaptığı şeyin adı bu… Mahremiyete saygısızlık… Şu anda olmaması gereken bir yerde ve bunun da oldukça farkında.
Bir rüya için ne kadar hızlı olabiliyorsa, o kadar hızlı gelen bir idrak anı yaşıyor. Ve idrakla gelen o hayal kırıklığı hissini… Hala rüya göremiyor. Yalnızca başkalarının rüyalarını paylaşıyor, o kadar. Belki paylaşmaktan biraz fazlası var ortada. Rüyanın ana kahramanının yerine geçiyor. Ve bundan az buçuk suçluluk duysa da, içten içe bu hakimiyet duygusu hoşuna gidiyor.
“Uyan!” diyor hemen yanında uyuyan genç adama. “Uyan!” Ama genç adam uyanmıyor. Biraz daha sarsıyor bu kez. “Sen de hissettin mi? Oradaydım ben!” Hala bir tepki yok. “Uyansana!
İdrak anı rüyadakinden daha yavaş gerçekleşiyor sanki. Belki de bu, gerçeği idrak etmek istememesinden kaynaklanıyor. O an için emin olamıyor bundan. Emin olduğu tek bir gerçek var o an için. O da az önce sevdiği adamı öldürdüğü gerçeği…

***
İnsanlar zamandan tasarruf edebilmek için artık yolculuklarında genellikle uçağı tercih ediyor. Ama o çocukluğundan beri trenlere düşkün. O yüzden de her zaman trenle yolculuk ediyor. Ne zaman bir şehirde vadesi dolsa, ne zaman artık orada kalmanın tehlikeli olduğunu düşünmeye başlasa yeni bir şehir seçiyor kendine ve yeni bir tren yolculuğu başlıyor onun için.
Eskiden birkaç ayda bir yapıyordu bu yolculukları. Ama artık işler onun için o kadar da kolay gitmiyor. Açlık artık o kadar da kolay bastırılamıyor. Küçük kızınkiyle birlikte bu ay o şehirde tam altı rüyada dolaştı ve altı rüya, altı ceset demek… Altı ceset, bu şehirden ayrılması için yeterince büyük bir sebep…
Ayda bir rüya gördüğü, arkasında yalnızca bir ceset bıraktığı zamanları hatırlıyor. Açlıkla baş etmenin kolay olduğu zamanları… Eski zamanları… İçindeki açlığın onu bu kadar rahatsız etmediği, bu kadar zorlamadığı, dayanabilmenin bu kadar zor olmadığı zamanları… Ama artık o zamanlar geride kaldı. Artık bedeni üzerindeki kontrolü eskisi kadar sağlam değil. Artık rüyalara olan açlığı her şeyin önüne geçti. Tüm ihtiyaçların, tüm hazların, hatta tüm duyguların yerini aldı. Asla bastırılamayan, tüm kontrolü ele geçiren ve her gün biraz daha büyüyen bir açlık bu. Ama o artık bunu kabulleniyor. Artık bununla yaşamayı öğreniyor. Sonuçta ihtiyacı olan tüm hazzı rüyalardan alıyor. Duygulara gelince… Kimin duygulara ihtiyacı var ki?
Duygular hakkında düşünmek artık canını sıkıyor. Hissedemediği, artık anlamını bile bilmediği türden bir olgu haline geldi çünkü artık duygular. Bu yüzden bu kavramı aklına getirmek bile canını sıkıyor. Ve o canı her sıkıldığında içindeki açlığa kulak veriyor. Tam şu anda olduğu gibi…
Etrafına bir göz atıyor. Birbiriyle konuşan insanlar, camdan dışarıyı izleyen insanlar, kitap okuyan insanlar, müzik dinleyen insanlar, uyuyan insanlar… İşte bu sonuncusu yüzüne bir gülümsemenin yerleşmesine sebep oluyor. Elini montunun cebine atıyor ve cam ilaç şişesinin soğukluğunu hissediyor. Az sonra olacakları biliyor. Uyandıktan sonra olacakları da… Ve bu onu bir an bile rahatsız etmiyor. En nihayetinde bu sadece bir bedel…

0 Yorum:

Yorum Gönder

Sen de konuş...

 
;