5 Ocak 2013 Cumartesi 0 Yorum

SADECE BİR BEDEL

Not: Bu öykü Evrensel Kültür dergisinin 295. sayısında (Temmuz 2016) yayınlanmıştır.



Soğuk. Beyaz. Göz alan cinsten bir beyaz... Soğuk ve beyaz. Sanki yumuşak. Evet, yumuşak bir hissi var. Beyaz, soğuk ve yumuşak. Kar bu. Kar olmalı. Tam göremiyor. Henüz net değil ama bu hissi biliyor. İçten içe kar olduğuna emin.
Ve sesler… Sesler var. Çocuk sesleri, gülüşmeler, bir köpek havlaması, bir ağaç çatırtısı… Sesler sanki kavramaya çalıştığı manzarayı daha gerçekçi kılıyor. Görüntü biraz daha netleşiyor sanki seslerle birleşince.
Bir orman burası. Devasa gövdeli ağaçlarla dolu bir orman. Büyüklü küçüklü, irili ufaklı ama hepsi geniş gövdeli bir sürü ağaçla dolu bir orman. Dallarında çocukların oturduğu ağaçlarla dolu bir orman. Hepsinin tepesinde, baştan savma yapıldığı belli olan ağaç evler kurulmuş bir sürü ağaçla dolu bir orman.
Ağaç evler mi?
Gördüğü şeyi idrak etmeye çalışıyor bir an için. Fazla uzun sürmüyor. Bir çocuk rüyası bu.
Yavaşça ellerini kaldırıyor göz hizasına doğru. Beyaz, minik parmaklı, ufak eller bunlar. Kız elleri. Hoşuna gidiyor bu eller. Ama yeterli değil. Daha fazlasını bilmek istiyor. Her zaman daha fazlasını bilmek ister çünkü. Etrafına göz gezdiriyor. Hemen ileride bir göl var. Donmuş bir göl. Güzel…
Çocuk adımlarıyla göle doğru ilerliyor. İçinde bir heyecan kıpırtısı var. Ama yeni bir duygu değil bu. Her seferinde aynı şeyi hissediyor bu an geldiğinde. O keşif anı…
2 Ocak 2013 Çarşamba 3 Yorum

FİLM FIRTINASI: TAKE THİS WALTZ


Film Fırtınası bölümü için daha önce şöyle bir tanım sarf etmiştim. 'Oscar şansı olmayan, iyi olan ama aklımı başımdan almayan filmler için bir bölüm...' Bölümü bu şekilde adlandırdıktan sonra Take This Waltz'ı bu bölüm altında ele almak haksızlıkmış gibi geliyor bana aslında.

Tanıma bakarsak, Oscar şansı olmayan diye başladığımı görüyoruz ve Take This Waltz'ın bir Oscar şansı gerçekten de yok. Peki hak etmediğinden dolayı mı? İşte bu konuda biraz duruyorum çünkü film birçok dalda Oscar'ı hak eder nitelikte ama işte çoğu bağımsız yapımın kaderini yaşamaya mahkum Take This Waltz da...

Bir kere filmin en büyük artısı Michelle Williams... Artık hemen hemen herkes Williams'daki cevherin farkında. Kendisi, ilk gençlik yıllarımın favori dizisi Dawson's Creek'in en sevdiğim ikinci -birincisi Pacey idi- karakterini, Jen'i canlandırdığı yıllardan beri benim için yeri özel oyunculardan biri olmuştu ve her geçen gün oyunculuğunda bambaşka yerlere geldiği de ortadaydı. Blue Valentine'le yaptığı büyük çıkıştan sonra bir daha yıldızının sönmeyeceğini anlamıştım ve My Week With Marilyn'deki hakkı yenmiş performansıyla da hakkındaki düşüncelerimi kanıtladı. Öyle ki Oscar gecesi Meryl Streep'e ilk kez nefret beslememesebep olmuştu içimdeki Michelle Williams sevgisi. Ki kendisi, Take This Waltz'da da Margot karakteriyle harikalar yaratıyor.
30 Aralık 2012 Pazar 0 Yorum

KAPI



“Yakında hata yaptığını anlayacaksın. Umarım çok geç olmaz. O senin annen. Yeniden evlenmiş olması bu gerçeği değiştirmez. Affetmeyi öğrenmelisin.”
Arkamdan gelen gürültüyle yerimden sıçradım ve elimdeki telefonu bırakmadan arkamı döndüm.
“Lanet olsun!’”
Karşımdaki görüntü pek de hoş değildi. Parçalanmış raflar, birbirine girmiş dosya yığınları ve ters dönmüş kutular...
“Hey, sen beni dinliyor musun?” Telefondan gelen sesle birlikte sıkıntılı bir şekilde nefesimi verdim.
“Kapatmalıyım Lindsey. Bakımevinin tüm arşivi, şu anda odamın ortasında uzanıyor.”
“Ah, yine mi?” dedi sıkıntılı bir sesle. “Bence bu bir işaret tatlım. Orda çalışmaktan vazgeçmen için yukarıdakinin sana gönderdiği bir işaret. Evine dön.”
“Ben de seni seviyorum,” dedim kinayeli bir sesle. “Seni ararım.” Telefonu kapattıktan sonra önümdeki karmaşa yığınına bakarak kendi kendime sıkıntıyla mırıldandım. “Tabii buradan sağ çıkmayı başarabilirsem.”
Çalıştığım yer böyle bir yerdi işte. Bir bakımevi... Hem de en viranesinden... Aslında burası dışarıdan bakıldığında çift kanatlı, mükemmel görünümlü, devasa bir binaya benziyordu ama ne derler bilirsiniz. Dış görünüş aldatıcı olabilir. Nitekim durum burada da böyleydi. Yalnızca tek kanadı kullanılan bina, hem ucuz, hem de iyi hizmet veren bir yer olduğu için o kadar çok talep görüyordu ki, sonunda arşiv ve erzak odaları da dahil olmak üzere, yönetimin “olmasa da olur” diyebileceği tüm odalar birer yatak odasına dönüştürülmüştü. Şimdi bakımevimiz istemediğiniz kadar yaşlı insanla ve olabilecek en az düzeyde ihtiyaç odasıyla doluydu. Harika değil mi?
Sinirli bir şekilde odamdan çıktığımda kafamda bunlar dolanıp duruyordu işte. Muhtemelen karşıma çıkan ilk insana patlayacaktım ve bunun, binada kalan yaşlılardan biri olmaması için dua ediyordum. Çünkü onları üzmek istediğim son şeydi. Çoğu buraya, burasının son istirahat yerleri olduğunu bilerek geliyordu ve bunu o yaşlı, yılların yorgunluğunun sebep olduğu kırışıklarla ve lekelerle dolu yüzlerinden okuyabiliyordunuz. Aslında böyle bir yerde çalışıyorsanız uzun vadede bu duruma alışabilirdiniz. Ama sanırım ben, böyle bir yer için fazla yufka yürekliydim. Her yeni gelen misafirle –müdürümüz Eloise onlara böyle diyordu. Sanırım bu, onların burada kalıcı olmadığını anlatmanın bir yoluydu ona göre.- hüzünlenirdim.
 
;