30 Aralık 2012 Pazar

KAPI



“Yakında hata yaptığını anlayacaksın. Umarım çok geç olmaz. O senin annen. Yeniden evlenmiş olması bu gerçeği değiştirmez. Affetmeyi öğrenmelisin.”
Arkamdan gelen gürültüyle yerimden sıçradım ve elimdeki telefonu bırakmadan arkamı döndüm.
“Lanet olsun!’”
Karşımdaki görüntü pek de hoş değildi. Parçalanmış raflar, birbirine girmiş dosya yığınları ve ters dönmüş kutular...
“Hey, sen beni dinliyor musun?” Telefondan gelen sesle birlikte sıkıntılı bir şekilde nefesimi verdim.
“Kapatmalıyım Lindsey. Bakımevinin tüm arşivi, şu anda odamın ortasında uzanıyor.”
“Ah, yine mi?” dedi sıkıntılı bir sesle. “Bence bu bir işaret tatlım. Orda çalışmaktan vazgeçmen için yukarıdakinin sana gönderdiği bir işaret. Evine dön.”
“Ben de seni seviyorum,” dedim kinayeli bir sesle. “Seni ararım.” Telefonu kapattıktan sonra önümdeki karmaşa yığınına bakarak kendi kendime sıkıntıyla mırıldandım. “Tabii buradan sağ çıkmayı başarabilirsem.”
Çalıştığım yer böyle bir yerdi işte. Bir bakımevi... Hem de en viranesinden... Aslında burası dışarıdan bakıldığında çift kanatlı, mükemmel görünümlü, devasa bir binaya benziyordu ama ne derler bilirsiniz. Dış görünüş aldatıcı olabilir. Nitekim durum burada da böyleydi. Yalnızca tek kanadı kullanılan bina, hem ucuz, hem de iyi hizmet veren bir yer olduğu için o kadar çok talep görüyordu ki, sonunda arşiv ve erzak odaları da dahil olmak üzere, yönetimin “olmasa da olur” diyebileceği tüm odalar birer yatak odasına dönüştürülmüştü. Şimdi bakımevimiz istemediğiniz kadar yaşlı insanla ve olabilecek en az düzeyde ihtiyaç odasıyla doluydu. Harika değil mi?
Sinirli bir şekilde odamdan çıktığımda kafamda bunlar dolanıp duruyordu işte. Muhtemelen karşıma çıkan ilk insana patlayacaktım ve bunun, binada kalan yaşlılardan biri olmaması için dua ediyordum. Çünkü onları üzmek istediğim son şeydi. Çoğu buraya, burasının son istirahat yerleri olduğunu bilerek geliyordu ve bunu o yaşlı, yılların yorgunluğunun sebep olduğu kırışıklarla ve lekelerle dolu yüzlerinden okuyabiliyordunuz. Aslında böyle bir yerde çalışıyorsanız uzun vadede bu duruma alışabilirdiniz. Ama sanırım ben, böyle bir yer için fazla yufka yürekliydim. Her yeni gelen misafirle –müdürümüz Eloise onlara böyle diyordu. Sanırım bu, onların burada kalıcı olmadığını anlatmanın bir yoluydu ona göre.- hüzünlenirdim.
Koridorun sonunda Alvin’i görünce rahatladım. Hizmetli Alvin, rahatlıkla içimdekileri dökebileceğim biriydi. Ayak seslerim, o anda ilgilendiği kalorifer peteğinden başını kaldırmasına sebep oldu. Alvin beni severdi, bu yüzden ilk başta beni görünce gülümsedi fakat yüzümdeki ifadeden bir sorun olduğunu anlamıştı.
“Ne oldu? Bayan Platt yine koridora mı işedi?” Son sözleri ister istemez gülümsememe sebep oldu.
“Sıkıldım artık Al. Gerçekten sıkıldım. Arşiv dolabı şu anda odamın ortasında. Bu, bu ay üçüncü kez oluyor. Artık bir şeyler yapılmazsa bir gece nöbette cinnet geçirip tüm arşivi ateşe vereceğim.”
“Yine mi aynı konu?” Ses arkamdan gelmişti. Ama konuşanın kim olduğunu öğrenmek için arkamı dönmeme gerek yoktu. Sesin sahibini tanıyordum. Bu bakımevinin baş hemşiresi Beatrice’di. Sarkık yanakları ve her zaman baygın baygın bakan gözleriyle bir buldoga benziyordu. Çoğu zaman sinirli, her zaman aksiydi.
“Evet, Beatrice. Yine aynı konu. Çünkü yine aynı şey oldu. Hep aynı şey oluyor. Burada bir şeylerin düzelmesini ummak hata sanırım. Ama yine de bazı şeyleri anlamıyorum. Çevredeki en büyük bina burası. Kapatılmış koca bir kanadımız var ve biz misafirlerimize oda bulmak için arşiv odalarımızı boşlatıyoruz. Neden diğer kanadı kullanmıyoruz?”
Bunu diğer çalışanlar ve hemşirelerle bir aradayken birkaç kez daha dile getirmiştim aslında. Ama ne zaman bu konu hakkında konuşmaya kalksam, hepsi tedirginleşir ve sessizleşirdi. Sonra da bir anda işlerinin başına dönmeleri gerektiğini hatırlarlardı. Bu konuyu Beatrice’le hiç konuşmamıştım ama sanırım artık zamanı gelmişti. Cevap bekler gibi bakışlarımı üzerine dikmiştim ama o, pek etkilenmiş görünmüyordu.
“Binanın sol kanadı kapatıldı,” diye kestirip attı sonunda. Devam etmesini bekledim ama söyleyecek sözü kalmamış gibi ayaklarını sürüye sürüye yürümeye başladı. Ama benim pes etmeye niyetim yoktu. Bu yüzden ona yetiştim ve onun adımlarına ayak uydurarak yanında yürümeye başladım.
“Kapalı olduğu biliyorum. Ama sebebini anlamıyorum. Yani bu çok saçma. Bence...” Beatrice’in, yüzünde sert bir ifade ile bana dönmesiyle ister istemez sustum.
“Burada 19 yıldır çalışıyorum çocuk. Bugüne kadar hep bana söyleneni yaptım. Ve buraya geldiğim ilk gün bana söylenen şuydu. ‘Diğer kanada yaklaşma, girmeye çalışma, bu konu hakkında da soru sorma.’ Ben, bana söyleneni yaptığım için 19 yıldır buradayım. Bence sen de sana söyleneni yapsan iyi olur.” Birkaç adım attıktan sonra arkasını dönmeden konuştu. “Zaten oraya istesen de giremezsin. Diğer kanada açılan tüm kapılar kaynaklanmış. Açılmamak üzere kapatılmış yani. Bence şansını zorlamamalısın çocuk.” Son sözlerini de söyledikten sonra ayaklarını sürüyerek, hızlı adımlarla uzaklaştı.
Sinirle odama döndüm ve dosyaları, isim sıralamasını umursamadan bulduğum kutulara doldurdum.  Yarım saat gibi kısa bir sürede, olabilecek en berbat işi çıkarıp, arşivin düzenini mahvederek ortalığı toparladığım için mutluydum. Önümde, bir saatte halledebileceğim birkaç evrak işi vardı fakat duruma olan boykotum, bu işi tüm güne yaymaktan geçiyordu. Bu yüzden işim bittiğinde hava çoktan kararmıştı bile. Alvin odama, elinde bir fincan kahve ile uğramamış olsa, muhtemelen önümdeki kağıtlara resim çizmeye devam edecektim birkaç saat boyunca.
Alvin’in gelişinin, aklımdaki soru işaretlerine cevap olabileceğini düşündüğüm için onu içeri davet ettim ve sohbet etmeye başladık. Bir saat sonra Al, yaptığımız sohbetten hoşnut, yüzünde bir gülümseme ile ikinci kahvesini yudumlarken sonunda kendime hakim olamadım.
“Sol kanadın olayı nedir Al? Neden kapalı olduğunu biliyor musun?” Yüzündeki gülümseme donarken, huzursuzca kıpırdandı Alvin. Gözü aralık duran kapıma kaydı bir an için. O tek bir bakış, diğerleri gibi konuşmaktan kaçmak yerine güvenli bir yerde konuşmak istediğini belirten o bakış beni harekete geçirdi. Yerimden fırladım ve kapıyı kilitleyip kağıt panjurları çektim. Eskisinden daha huzurlu görünmese de, odadan kaçıp gitmek ister gibi bir hali de yoktu. Bu beni cesaretlendiriyordu.
“Hadi ama dostum. Bilmek istiyorum. İki yıldır burada çalışıyorum ve bir şeyler döndüğünün farkındayım. Artık aptal yerine konmak istemiyorum. Diğerlerinin bu garip sessizliği de sinirlerimi bozuyor. ” Sözcükler ağzımdan bir çabukta dökülmüştü. Sanırım onun son anda vazgeçip çıkıp gitmesinden korkmuştum ve aklımdakileri bir çabukta söyleyivermiştim.
Alvin, bana bitmek tükenmek bilmez dakikalar gibi gelen birkaç saniye boyunca sessiz kaldıktan sonra nefesini sesli bir şekilde, sıkıntıyla verdi.
“Kimseye kızmamalısın bence. Yani konuşmadıkları için... Konuşmuyorlar çünkü bu, onlara işe alınırken konulmuş bir şart. Sol kanatı yok saymak... Eloise sana bu konuda hiçbir şey söylemedi mi?” dedi merakla.
“Aslında hayır. Ben burada çalışmak için başvuruda bulunmamıştım. Eloise’in üvey kızı Amanda üniversiteden arkadaşımdı. Eloise’in acil olarak birine ihtiyacı vardı ve benden rica etti. Geçici bir durumdu bu aslında. Daha iyi bir iş bulunca ayrılacağımı söylemiştim ama şu işe bak ki, iki yıldır buradayım,” dedim alaycı bir ses tonuyla. “Yani bana herhangi bir şart koşulmadı.”
“Anlıyorum.” Bir süre sustu Alvin. Neredeyse ona devam etmesini söyleyecekken “Sen bir istisna olabilirsin ama bu bir kuraldır. Sol kanat hakkında konuşulmaz, soru sorulmaz. Kurcalamaya kalkarsan da işinden olabilirsin,” dedi. Bu duruma itiraz edecektim ki elini kaldırdı. “Nedenini sorma. Bilmiyorum. Kimsenin de bildiğini sanmıyorum.”
“Ne yani...” dedim şaşkınlıkla. “Orada ne olduğunu bilen kimse yok mu?” Başını hayır demek ister gibi iki yana salladı. “Kimse merak etmedi mi?
“Muhtemelen herkes merak ediyordur. En az senin kadar.”
“Ama bunu öğrenmenin bir yolu yok, ha?” Yüzünü dikkatle inceliyor, bir açık arıyordum. “Beatrice tüm kapıların kaynakla kapatıldığını söyledi. İçeri girmenin hiçbir yolu yokmuş. Öyle mi?”
“Aynen öyle,” derken bakışları yüzümden duvara doğru kaydı.
“Seni pislik!” dedim gülerek. “Yalan söylemeyi beceremiyorsun. Bildiğin bir yol var, değil mi?” Panikle yüzüme bakınca gülmeyi kestim.
“Saçmalamayı kes. Bu konuyu da kapat. Seni severim bunu biliyorsun. Daha 24 yaşındasın ve boyundan büyük işlere karışmak üzeresin. Başının derde girmesini istemem.” Çok ciddi görünüyordu ve bu beni şaşırtmıştı.
“Hadi ama Al. Ne olabilir ki?” derken en masum ifademi takınmıştım.
“Ne olacağını söyleyeyim. Sana sol kanada nasıl geçeceğini söyleyeceğim. Sen de merakına yenilecek ve oraya gideceksin. Orasını neden kapattıklarını bilmiyorum ama Eloise’in oradan ne kadar korktuğunu biliyorum. Ahh, evet biliyorum,” dedi yüzümdeki şaşkın ifadeyi görünce. “Ona, kapatılmamış bir kapı bulduğumu söylediğimde korkudan ölecekti neredeyse. Orada ne var bilmiyorum ama Eloise bunu biliyor. Öyle ki, bahsettiğim kapıyı kaynaklattırmak için bile olsa, oraya birilerini gönderme riskini göze alamadı. Ve sen oraya gidip başını belaya sokacaksın. Kesinlikle böyle olacak.”
Şaşkınlıkla ona baktım. Yüzü kızarmıştı ve gözlerinde gerçekten korku vardı. Yine de pes etmedim.
“Asıl ben sana ne olduğunu söyleyeyim mi Al? Muhtemelen binanın o kanadında yangın yada buna benzer bir felaket oldu. Ve büyük ihtimalle misafirlerden çoğu kurtarılamadı. Buraya gelen insanları biliyorsun dostum. Hiç ziyaretçileri olmaz. Yalnız gelirler ve öldüklerinde bedenlerine devlet sahip çıkar. Sol kanatta ne olduysa, bunu örtbas etmek için kanadı kapattılar. Ölenlerin de arkalarında durumu kovalayacak kimseleri olmadığı için hiçbir sorun çıkmadı. Bence tam olarak böyle oldu. Kanadı bu yüzden açmıyorlar. Çünkü kendi ihmallerinin sonucunu insanların öğrenmesini istemiyorlar.” Soluksuz kalana kadar bir çırpıda konuştuktan sonra gülümsedim. “Yani oraya gitmem hiçbir sorun yaratmaz. Bu yüzden artık endişelenmeyi bırak da şu kapının nerede olduğunu söyle.”
Yüzünü iki eli arasına alan Al, birkaç saniye öyle kaldıktan sonra başını kaldırdı ve “Tavan arası,” diye mırıldandı. “Bina gibi, tavan arası da ikiye ayrılmış durumda. Ve tavan arasını ikiye ayıran duvarda bir kapı var. Anahtarı üzerinde. Kapıya çok fazla yaklaşmadım. İnsana garip bir his veriyor.” Sonra oturduğu yerden kalktı. “Daha fazla bir şey bilmiyorum.” Kapının kilidini açtı ve dışarı çıkmadan önce bana baktı. “Son kez söylüyorum. Oraya gitme.” Ve çıktı.
Koltuğa kendimi bıraktığımda midem karıncalarla dolu gibiydi. Öğrendiğim şey içten içe beni kemiriyordu. Saate bir göz attım, gece yarısını vurmak üzereydi. Ve bu saatten sonra benim burada yaptığım tek şey, kanepemde uyumak olurdu. Bu gece planlar değişecekti anlaşılan.
Çekmecemi yere ters çevirip karmaşa yığınından, elektrik kesintilerine karşı verdikleri, ama henüz kullanma gereği duymadığım büyük boy el fenerini ve bulabildiğim kadar pili önlüğümün cebine sokuşturdum. Sessizce kapıdan çıktığımda heyecandan hızlanan kalp atışlarımın sesini duyabilecek durumdaydım neredeyse.
Gece yarısından sonra her katta nöbetçi kalan bir hemşire olduğu için, bina içi merdivenlerinin uygun olmadığına karar verdim ve çamaşırhane merdivenlerine yöneldim. Her katta ufak birer çamaşırhane bulunuyordu ve kendi içerisinde özel bir merdiven sistemine sahipti. Eloise’in bu çamaşırhaneleri de birer odaya dönüştürmemesinin tek sebebi, fazla küçük olmasıydı.
Sessiz adımlarla nefes nefese dört katı çıktıktan sonra, bir kolona sırtımı verip birkaç saniye dinlendim. Tavan arasına açılan kapak tam üzerimdeydi. Aşağı doğru sarkan ince zincire uzanmak için birkaç kez zıplamak zorunda kaldım. Sonunda zinciri çektiğimde kapak hızlı bir şekilde açıldı ve kapağa bağlı olan merdiven, tüm tozunu da üzerime dökerek aşağı kaydı. Nöbetçi hemşireleri başıma toplamamak için öksürüğümü bastırmaya çalışarak merdiveni tırmandım.
İlk bakışta gördüğüm tek şey karanlıktı. Puslu bir karanlık... Gözüm karanlığa alışıncaya dek, kısık gözlerle etrafımda olan biteni seçmeye çalıştım. Birkaç dakika sonra çevremdekileri net olarak görebilecek durumdaydım. Kırık ranzalar, nereye ait olduğu belli olmayan çekmeceler, yayları yerinden çıkmış yataklar ve paslanmaya yüz tutmuş, eski tip çelik dosya dolapları... Tüm bu karmaşanın içinde aradığım tek şeyi, kapıyı görmem biraz zaman aldı. Sağ kanadın tamamıyla aynı boyutta olan devasa tavan arasında, yaklaşık onbeş metre uzağımda, tam karşımda duruyordu işte duvar. Duvarın tam ortasında ise, beni hayal kırıklığına uğratacak kadar basit görünüşlü, ahşap bir kapı göze çarpıyordu. Tek ihtiyacım olansa oraya ulaşabilmek için, bu bir oda dolusu döküntü arasından kendime geçecek bir yol bulmaktı.
Olabildiğince sessiz olmaya çalışarak kapı ile aramdaki 15 metrelik barikatı oluşturan yıkıntının arasında dolaşmaya başladım. Kırık ranza parçalarının üstüne basarak, çelik dolapların üzerine çıkarak yol almaya çalıştım. Yatak yaylarının kollarımda bıraktığı hasarlar ve muhtemelen birkaç gün sonra bana, göz alıcı morluklar olarak dönecek olan birkaç ezik dışında olabilecek en az hasarla kendimi ahşap kapının önünde bulduğumda hissettim ilk kez o şeyi. “O şeyi” diyorum çünkü ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Henüz lisedeyken, fizik öğretmenimiz Bay Glenn’in tüm sınıfı şehirdeki elektrik santraline götürdüğü zaman hissettiğim o, tenimdeki elektriklenme hissine benzer bir histi. Ve kapıya yaklaştıkça da artmaya devam ediyordu. Bu his, her ne kadar beni ürkütse de içimdeki merakı daha da kamçılıyordu. Bu yüzden, son anda vazgeçmekten korkar gibi hiç düşünmeden elimi paslı, iri anahtara götürdüm ve hızla çevirdim.
Anahtar iki tur döndü ve sonra kapı, rahatsız edici bir gıcırdıyla açılırken, kapıya yaklaştığım andan beri beni rahatsız eden o garip akımla dolu bir rüzgar bedenimi yalayıp geçti. Soğuk sudan oluşmuş bir perdenin altından geçiyormuş gibi titredim ve farkında olmadan geriledim. Kapıdan çıktığımda his yokoldu. Sanki bu akım oraya ait, oraya özeldi. Derin bir nefes aldım ve tekrar içeri girdim. Derime diken gibi batan, sanki tenimin altında çıkmak için çabalayan küçük karıncaların olduğunu hissettiren bu garip şeye alışmak için bekledim. His artık umursanmayacak bir düzeye gelip de azaldığında tüm ilgimi yeni kanadın tavan arasına yönelttim.
Gördüğüm şey, görmeyi umduğum şeyle aynı değildi. Sağ kanadın tavan arasında olduğu gibi bu tarafta da, bakımevine ait, kullanılmayacak durumdaki eşyalardan bulmayı bekliyordum açıkçası. Muhtemelen yanmış olarak... Hatta her ne kadar görmemeyi umsam da yanmış birkaç ceset görme ihtimalim olduğuna da inandırmıştım kendimi. Ama önümdeki görüntü beklediğimden çok başkaydı.
İlk dikkatimi çeken pencereler olmuştu. Her sabah binaya gelirken döküntü arabamı park ettiğim yerden gördüğüm pencerelerle bu pencereler kesinlikle aynı değildi. Kırılmış camları ve rüzgardan uçuşan lime lime olmuş perdeleriyle birkaç sıra pencere görürdüm her sabah. Aynı bu sabah da olduğu gibi... Oysa karşımdaki pencereler, metal levhalarla kapatılmıştı. Bu sabah orada olmadığına emin olduğum levhalar, yıllardır orada duruyormuş gibi pis, lekeli ve paslıydı. Pencereye iyice yaklaştığımda gördüğüm görüntü ise ister istemez irkilmeme sebep oldu. Lekeler, her ne kadar gelişigüzel fırça darbeleriyle atılmış kırmızı boya kalıntıları gibi görünse de gerçek açıkça belliydi. Elimi levhanın üzerinde gezdirdiğim anda ufalanıp dökülen kırmızılıklar kandan başka bir şey değildi. Ama irkilmeme sebep olan şey, kurumuş kandan çok onun kaynağıydı. Pencerenin hemen önünde, ayaklarımın dibinde iki büklüm olmuş şekilde duran başsız cesetten geriye kalanlardı elbette bunun sebebi. Nefesimi tutup geriye doğru birkaç adım attığımda çarptığım bir şey gürültüyle devrildi. Kontrolümü kaybedip küçük bir çığlık atmama sebep olan gürültünün sebebinin çarptığım kutudan dökülenler olduğu farkettim ve fenerimi çıkarıp yıkıntıyı incelemeye başladım.
Kitaplar... Bir sürü kitap... Feneri doğrulttuğum her yerde kitaplar vardı. Üst üste yığılmış kitaplar, kutulara doldurulmuş kitaplar, duvara çakılmış eğreti raflara dizilmiş kitaplar... Duvardaki raflardan birine yaklaştım ve fenerimi kitapların üzerinde gezdirdim.
Alexander Shepherds, Victoria Bloom, Angela Burrows, Billy Serkis... Adını ilk kez duyduğım bir sürü yazarın, ne gazetelerin Çok Satan listelerinde ne de kitabevlerinin vitrinlerinde gözüme çarpan yüzlerce kitabıyla doluydu tüm tavan arası. Şaşkınlıkla etrafıma bakınırken üstüste yığılmış kutuların arasından görünen bir çift bot gözüme takıldı ve karşılaşacağım manzaradan korkmama rağmen kutu yığınına doğru yürüdüm.
Başımı kutuların arkasına doğru uzattığımda gördüğüm görüntü karşısında nefesimi tuttum. Karşımda duran ceset muhtemelen birkaç yıldır burada duruyordu. Kemiklerin üzerindeki incelmiş zar gibi deriden pek bir şey seçilmiyordu ama üzerindeki kıyafetlerden ve keçeleşmiş saçların kalanından, bunun genç bir kadın olduğu anlaşılıyordu. Gözlerimi ondan alamıyor, öylece bakıyordum. Yürüyüş botlarına benzeyen botlarından ellerine kaydı gözüm. İki eliyle sıkıca kavradığı kitap tomarına uzandım nereden geldiğini henüz çözemediğim bir cesaretle.
Kalın kapaklı kitap Rick Davies adında, adını hiç duymadığım bir yazarın Ölümün Köleleri adlı kitabıydı. Şatafatlı kapağında korku temalı bir illüstrasyon vardı. Kitabın arkasını çevirdim ve arka kapak yazısını okudum.

“Kültleşmiş korku serisi Ria’nın Gözleri’nin yazarı Rick Davies’ın yeni serisi Ölüm Kuleleri’nin ilk kitabı Ölümün Köleleri, usta yazarın tek rakibinin kendisi olduğunu okuyucuya gösteriyor.

Kitabı okumayı bırakabilmeniz için birinin sizi durdurması gerekecek.
                                                           Lyla Smiths –New York Shine gazetesi yazarı”

Yanlış okuyup okumadığımı anlamak için feneri iyice yaklaştırdım. New York Shine… Şaşkınlıkla kitabı karıştırmaya başladım. Kitabın sahibinin, en son okuduğu sayfaya iliştirdiği gazete küpürünü elime aldım.

“Korku edebiyatının efendisi olarak bilinen Rick Davies’in satış rekorları kıran kitabı Şeytan’ın Ayak İzi beyazperdeye taşınıyor. Ödüllü yönetmen Harvey Lynne’in yöneteceği filmde, korkunç bir vahşetin tam ortasında kalan Liv karakterini, 3 Denny ödülü bulunan ünlü oyuncu Cate McKellen canlandıracak.”

Her şey yeterince garip değilmiş gibi her an daha da garipleşiyordu. Tüm bu yazarlar da kimin nesiydi böyle? Rick Davies, korkunun efendisi... Nasıl oldu da daha önce duymamıştım. Ve şu gazete... Bildiğim kadarıyla New York Shine adını taşıyan bir gazete yoktu. Ve ne Harvey Lynne adında bir yönetmenin ne de Cate McKellen diye bir aktörün varlığından haberdardım. Hem bu Denny ödülleri de neyin nesiydi böyle?
Olaylar iyice çığırından çıkmadan ve kendi zihnimden şüphelenmeye başlamadan önce buradan çıkmam gerektiğine karar verdim. Kitabı aldığım yere, çürümüş cesetin üzerine bırakmak için eğildiğimde onu gördüm. Ölü kızın kucağında öylece duran, kalın kapaklı o defteri...
Bir yanım buradan çekip gitmek için deli olurken diğer yanım deftere göz atmak için çıldırıyordu. Mantıklı olan yanımın kazanamayacağını farkettiğim an defter çoktan ellerimdeydi. Açmaktan çekinir gibi birkaç saniye evirip çevirdim. Sonunda, yeterli cesareti bulduğumda kapağı kaldırdım.
Kimi sayfalarından bazı dörtlükler, kimi sayfalarında da bir takım çizimler olan bir eskiz defterine benziyordu elimdeki. Hızlı bir şekilde sayfaları çevirirken, bir anlam ifade edebilecek bir şeyler arıyordum. Defterin neredeyse yarısına gelmişken farkettim ki bir noktadan sonra çizimler ve şiirler yerini yazılara bırakmıştı. Sağ köşesine tarih atılarak yazılmış yazılara... Defter bir süreden sonra hiç şüphesiz bir günlüğe dönüşmüştü ve bu, ister istemez beni heyecanlandırmıştı. Aradığım cevaplar belki de bu genç kadının, birilerinin okuyacağını tahmin etmeden içini döktüğü bu sayfalarda gizliydi.
Hızlı bir şekilde sayfalara göz atarken defterin sahibinin üniversitede okuduğunu anlamıştım. Arkadaşlarıyla gitmeyi planladığı partilerden, geçmesi gereken sınavlardan, aile yemeklerinden ve yeni tanıştığı, arkadaşlarının hakkında “Tam bir serseri” tarzında düşüncelere sahip olduğu gençten, Ian’dan bahsetmişti çoğunlukla. Sayfaları hızlıca geçiştirir ve dişe dokunur bir şeyler ararken, önceki sayfalardaki muntazam yazının bozulduğunu ve hızlı, alelacele yazılmış, okunması zor bir hal aldığını farkettim. Feneri iyice deftere yaklaştırdım ve okumaya başladım.

                                                                                              21 Şubat 2008
Kaç gündür planladığım 6. ay dönümümün hayatımın kabusuna dönüşeceğini asla bilemezdim. Olanlara hala inanamıyorum. Bu sanki, az sonra uyanacağınıza inandığınız bir kabus gibi. Kötü olan kısmı ise şu ki, bu bir kabus değil. Artık bundan eminim.
Yurt müdürü hepimizi sığınağa indirdiğinde nükleer bir saldırı olduğunu düşünmüştüm aslında. Ama gördüğüm şey... Muhtemelen birkaç hafta uyku uyuyamayacağım. O şey, gözümün önünde Ellen’ın kolunu kopardı. Benimse tek yapabildiğim çığlık atmak oldu. Tanrım, bu bir kabus olmalı. Lütfen, bu bir kabus olsun.

                                                                                              22 Şubat 2008
Artık mahzende değilim. Orada daha fazla kalmaya dayanamazdım zaten. O çığlıklar... İçeride kalmak, dışarıda insanların öldüğünü bilirken içeride kalmak çok zor. Ian, yanında motorsikletli bir grupla yurda geldi. Mahzende telefonlar çekmediği için ona ulaşamamak beni öldürüyordu ama o benim için geldi. Güvenli Bölge diye bir yerden bahsediyor. Sanırım olanlar hakkında benden daha fazla şey biliyor ama hiçbir şey anlatmıyor. Galiba kaldırabilecek kadar güçlü olmadığıma inanıyor.

                                                                                              28 Şubat 2008
Bugün ilk kez birini öldürdüm. Yoksa bir şeyi mi demeliyim, bilemiyorum. Onların daha önceden insan olduğunu düşünürsek... Neredeyse bir haftadır Ian’ın beni getirdiği güvenli bölgedeyim. Bahsettiğim yer Chicago’daki askeri okuldan başka bir yer değil. Ama en azından bol bol silahımız var. Şu anda magaza mağaza dolaşıp Osbourne’un yeni kreasyonunun eksiklerini tartışmam gereken bir dönemde elimin hangi silaha yatkın olduğunu çözmeye çalışıyorum. İşin garip tarafı, Ian’ın bile beklemediği bir şekilde, çok iyi Uzi kullanabildiğimi farkettim. Pompalıda da hiç fena değilim. Aslında bu durumda neyi iyi kullanabildiğin çok da önemli değilmiş, Ian’ın arkadaşı Rob böyle düşünüyor. Önemli olan onları olabildiğince hızlı etkisiz hale getirebilmekmiş. Arkadaşlarımın, Ian ve arkadaşları hakkında neler söylediklerini hatırlıyorum. Tabii bu, şu anda neredeyse hepsinin ölü olduğu ve benim, hoşlanmadıkları erkek arkadaşım ve onun dostlarıyla birlikte hala hayatta olduğum gerçeğini değiştirmiyor elbette. Açıkçası o iğrenç yaratıklar ortalıktayken yanında olmak istediğim tek kişi Ian.

                                                                                              12 Mart 2008
Saatlerdir ağlıyorum ve sanırım ağlamaktan yorgun düştüm. O şeylerden birine yem olmama çok az kalmıştı. Ian yetişmeseydi muhtemelen içlerinden biri, o çağlar öncesi yaratıklarınkine benzeyen devasa köpek dişlerini boynuma geçirecekti. Ian, daha fazla çalışmam gerektiğini söylüyor. Bana sesini yükseltse de ona kızamıyorum. Biliyorum ki bir gün zamanında yetişemeyeceğinden korkuyor. Özellikle de bugün öğrendiğimiz şeyden sonra... Onları öldürmekle sayılarını azaltacağımızı düşünüyorduk ama kanalizasyonda bulduğumuz bir adam, ısırdıkları her insanı eğer yaralı bir halde bırakırlarsa kendilerinden birine dönüştürdüklerini söyledi. Adını hatırlamadığım bir üniveristenin adını hatırlamadığım bir bölümünün profesörüymüş sanırım. Ian’la tam olarak ne konuştuklarını bilmiyorum ama Ian’ın bakışlarından ona saygı duyduğunu anlayabiliyorum.

                                                                                                          23 Mart 2008
Uykularım dengesizleşti. Uyuyabildiğim nadir anlarda da rüyalarımda onları görüyorum. Yılansı yüzleri, kırmızı gözleri, yeşilimsi tenleri, korkunç dişleri ve pençeye benzeyen elleri ile sürekli onlara karşı bir hayat mücadelesi veriyorum. Ulumaya benzer korkunç çığlıkları kulaklarımdan gitmiyor.
Profesör Ritz’in anlattığına göre Boston’daki bir laboratuvarda yapılan deneyler sırasında yapılan bir yanlışlığın bedelini ödüyoruz hepimiz. Söylediğine göre deney bir patlamayla sonuçlanmış ve patlamada yayılan gazlar, deney üzerinde çalışan bilim adamlarını etkilemiş. İlk Onx’lar –yaratıklara takılan isim buydu- o bilim adamlardan oluşuyormuş. Kendi deneylerinin kurbanı olmakla kalmamış, bir de tüm dünyayı kaosa sürükleyecek bir felaketin ilk zinciri haline gelmişler.


Okumayı bıraktığımda kafam karışıktı. Anlaşılan, bu defterin sahibi korku romanlarına kendini fazla kaptırmış, kendi romanını yazmaya karar vermişti. Şu Rick Davies’in de fanatik bir hayranıydı muhtemelen. Yazma işinde başarılı olduğunu söyleyebilirdim. Yazarken, bu dehşeti gerçekten yaşıyormuşcasına yazmıştı. Tam da bu sebeple, kurgu olduğunu düşünmeme rağmen okumaktan kendimi alamıyordum.

                                                                                              2 Nisan 2008
Ian’ın arkadaşlarından 4 kişiyi kaybettik. Bugün tam 6 Onx öldürdüm ama sürekli çoğaldıklarını düşünürsek bunun hiç bir önemi kalmıyor. Artık burası güvenli değil. Ritz ve Ian buldukları her fırsatta bir köşeye çekilip konuşuyorlar. Ian, onun anlattıklarını büyülenmiş gibi dinliyor. Ama ne zaman bunun hakkında soru sormaya kalkışsam henüz hazır olmadığımı söylüyor. Neyi beklediğini bilmiyorum ama artık düşündüğü kişi olmadığımı biliyorum. Ben bile kendimi tanıyamıyorum. Bize saldıran Onxlardan herhangi birinin arkadaşlarımızdan, belki de ailemizden biri olması ihtimali aklıma gelmesine rağmen hiç düşünmeden, soğukkanlılıkla bir şarjörü üzerlerine boşaltabilmem, bazen beni ürkütüyor. Özellikle de Ian’ın kollarında, o hiçbir şey olmamış gibi huzurla uyurken tavanı izlemekten başka yapacak bir şey bulamadığım o zamanlarda...

                                                                                              16 Nisan 2008
Times meydanındaki büyük alışveriş merkezinde saklanıyoruz. Burası oldukça kalabalık. Ama geçen günler boyunca öğrendiklerim bana kalabalığın iyi olmadığını öğretti. Onxlar kalabalığa geliyor. Taze ete ve kana açlar, kalabalık da onları çekiyor. Ritz az kişiden oluşan bir grup kurup harekete geçmemiz gerektiğini söyledi. Neden bahsettiğini bilmiyorum ama Ian onu anlıyor. Bir şeyler planlıyorlar ve tek yapabildiğim yakında bunu öğrenebilmeyi ummak...


                                                                                              20 Nisan 2008
Şimdiye kadar saklandığımız en garip yerdeyiz. Burası bir kütüphane... Aslında dev bir kütüphane... Çift kanatlı bir bina ama sağ kanadı bilmediğim bir sebepten dolayı kapalı. Kapılar içeriden lehimlenmiş, diğer tarafa geçiş şansımız yok ama Ritz ve Ian zaten bunu daha önceden biliyor gibiler. Hiç uğraşmadıklarını düşünürsek...
Aslında burayı sevdim. Çok fazla kitap var. Rick Davies’in henüz alma fırsatını bulamadığım kitaplarını bir kutuya doldurdum ve yatmak için hazırladığımız yere taşıdım. Uykusuz geçen gecelerde kafayı ne zaman yiyeceğimi düşünmek dışında yapacak daha iyi bir şeyim var artık.


Heyecanla derin bir nefes aldım. Çift kanatlı, sağ kanadı kullanılmayan bir bina... Burada neler olduğunu bilmiyordum ama işler iyice garipleşiyordu. Sol kanadın kapalı ve kullanılmadığı, işleyen kanadın bizim kanadımız olduğunu biliyordum. Buna rağmen burda yazanlar kafamı karıştırıyordu.

                                                                                              29 Nisan 2008
Onxların aptal yaratıklar olduğunu düşünüyordum ama sanırım öyle değiller. 9 gündür buradayız ve henüz tek bir Onx bile buraya uğramadı. Sanırım aklı başında hiçbir insanın bir kütüphaneye sığınmayacağını düşünecek kadar akıllılar. Aslında ben de burada ne işimiz olduğunu bilmiyorum. Aynı Ritz ve Ian’ın ne haltlar karıştırdığını bilmediğim gibi.
Artık ikinci kattayız. Ian, birinci katta işimizin bittiğini söyledi. Alışveriş merkezinde oluşturduğumuz gruptakiler, itiraz etmeden ikinci kata taşındığına göre benden daha çok şey biliyorlar. İtiraz eden tek kişi Lindsey, ama o da benim gibi çoğunluğa ayak uyduruyor. Aslında Ian’ın bildiğimden haberi olmadığı bir şeyi biliyorum. Rob’u sıkıştırdığımda bana buraya, bizi kurtaracak bir şeyi aramak için geldiğimizi söyledi. O an yüzüne karşı gülmek istedim ama bu, hayallerini yıkmak olurdu. Bizi kurtaracak hiçbir şey yoktu ve Ian ile Ritz de muhtemelen onları bu kütüphaneye getirebilmek için böyle bir yalan uydurmuştu. Yine de bu düşüncemi kimseyle paylaşmadım. Böyle durumlarda insanlar içlerindeki bir umuda tutunurlardı ve ben, o umut ışığını söndürecek kişi olmayacaktım.

                                                                                              6 Mayıs 2008
Bugün üçüncü kata taşındık. Artık taşınmayı sorun etmiyorum. Buraya geldiğimiz günden beri tek bir Onxla karşılaşmadım ve bu böyle devam edecekse, gerektiği kadar taşınmaya razıyım. Asıl sorun ettiğim şey Ian. 3 gün önce Ritz, yanına Martin’i de alarak dışarı çıktı. Ve saatler sonra Martin yalnız döndü. Martin’in söylediğine göre dönüş yolunda bir grup Onxun saldırısına uğramışlar ve Ritz, kaldığımız yeri öğrenmemeleri için Martin’i önden yollamış. Bana ve diğerlerine göre Ritz çoktan öldü. Ama Ian’ın içindeki umut sönmüyor. Onu böyle görmeye dayanamıyorum. Lindsey, Ian’ın zamanla düzeleceğini söylüyor ama bu, endişelerimi dindirmiyor. Ian artık eskisi gibi değil. Uyumuyor, yemiyor, yalnızca bekliyor. Gelmeyecek bir Ritz’i bekliyor.

                                                                                              19 Mayıs 2008
Ian delirdi. Delirdiğine artık eminim. Bana anlattığı şeylere gerçekten inanıyorsa –ki inandığını bakışlarından bile anlayabiliyorum- kesinlikle delirmiş olmalı.
Ritz’in ölümünü kabullenemediğini biliyordum. Ama aralarındaki bağın bu kadar kuvvetli olmasına az da olsa içerliyordum. Sonunda dayanamayıp artık kendine gelmesi gerektiğine dair nutuk atmak üzereyken oldu her şey. Bir anda, uzun zamandan beri bana anlatması için beklediğim, ısrar ettiğim şeyleri anlatmaya başladı. Ama bunlar, duymak istemediğim türden şeylerdi. Ritz onun kafasını öyle şeylerle doldurmuştu ki, onun yokluğunda klavuzunu kaybetmiş ve çölde kaybolmuş bir bedevi haline dönmüştü Ian. Ve şimdi de deliriyordu.
Bir fizik profesörü olan Ritz, Ian’a paralel evrenlerle ilgili hikayeler anlatmıştı. Bizimkine benzer hayatlar yaşayan, farklı yollar çizen insanlardan bahsetmişti. Elimdeki Rick Davies romanını alıp havaya sallamıştı Ian. “O evrenlerden birinde şu kitabın yazarı, belki de bir muhasebeciden başkası değil,” dediğinde ona acıyan gözlerle bakmaktan kendimi alamamıştım. Buraya gelmemizin bir sebebi vardı ona göre. Bir şey arıyorduk. Daha doğrusu bir kapı. Gülmemi engelleyememiştim. Sonuçta bu bina kaplılarla doluydu ve hepsi de içeriden, bir daha açılmamak üzere kapatılmıştı. Ama Ian’a göre, daha doğrusu Ritz’in Ian’a anlattığına göre kapalı olmayan bir kapı vardı. Ian, buna inanmam için elinden geleni yapmıştı. Söylediğine göre Ritz yıllardır bunun üzerinden çalışmış ve bundan neredeyse 20 yıl önce çok önemli veriler elde etmiş fakat aynı zamanda öğrencisi olan asistanı –adı Eloise yada ona benzer bir şey- bu verileri ondan çalarak ortalıktan kaybolmuştu. Ritz, kızın kapıyı bulduğuna ve diğer tarafa geçtiğine inanıyormuş. Diğer taraf... İnanılır gibi değil.
Ian’la nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum ama korkuyorum. O, değer verdiğim kişiler içinde hayatta kalan tek kişi  ve onu da kaybetmek istemiyorum. Korkuyorum.

Farkında bile olmadan elim gevşedi ve defter yere düştü. Eloise...İçten içe korkmaya başlasam da daha fazlasını öğrenmek istiyordum. Öğrendiklerimin hoşuma gitmeyeceği gerçeği ise beni okumaktan alıkoymuyordu. Bu yüzden defteri aldım ve kaldığım yeri bulmaya çalıştım.

                                                                                              25 Mayıs 2008
Artık dördüncü katta kalıyoruz. Burası diğer  katlardan biraz daha farklı. Özel Baskı kitapların olduğu bölümdeyiz. Edebi değer taşıyan bir çok kitabın ilk baskıları burada. Daha önce bu kütüphaneye defalarca gelmiş olmama rağmen, izin verilmediği için bu kata hiç çıkamamıştım. Artık buradayım ama bu, beni heyecanlandırmıyor çünkü Ian’la aramızdaki sorunlar artık herhangi bir şeyden mutlu olmamı engelliyor. Ona inanmamamı kaldıramıyor. Geceleri uyumayan tek kişi ben değilim artık. Uyuduğumu zannettiği zamanlarda kalkıp, dışarıya açılan pencerelerden geceyi izliyor, cebinde taşıdığı bazı kağıtlara sürekli bir şeyler yazıyor. Artık eskisi kadar konuşmuyoruz. Konuşabildiğim tek kişi Lindsey. Ian, günün çoğunu ekibin diğer üyeleri ile dolapları çekip, rafları yerinden sökerek, arkalarında bir şeyler arayarak geçiriyor. Onu özlüyorum. Eski Ian’ı... Onlarca Onx öldürdükten sonra bile, üzerine bulaşan iğrenç Onx kanlarına rağmen neşeli, yanıma gelip bana her şeyin düzeleceğini ve birlikte tüm bu pislikten kurtulacağımız zamanların yakın olduğunu söylediği zamanları özlüyorum.

                                                                                  3 Haziran 2008
Dün gece hepimiz, huzurlu günlerin sonunun yaklaştığını anladık. Birkaç blok öteden gelen Onx çığlıkları, bunu açıkça anlatıyordu. Haftalar sonra ilk kez bu gece, tüm o kavgalara ve anlaşmazlıklara rağmen Ian’ın bana sarılıp uyuması bile durumun ne kadar kötü olduğunu gösteriyor. İçimde umut beslemekten korkan ben, Ian’ın inandığı tüm şeylerin bir saçmalık olduğunu düşünsem de, çok küçük bir yanım gerçek olmasını ümit ediyor. Hem de olmayacağını bile bile...

                                                                                  5 Haziran 2008
Ian’la aramı düzeltmenin tek yolunun onun yanında olmak olduğuna karar verdiğimden beri onun arama ekibinin bir parçasıyım. Ian, bunu isteyerek yapmadığımı da, bu saçmalığa inanmadığımı da biliyor. Tam da bu yüzden ona, kapıyı onunla birlikte aramak istediğimi söylediğim anda önce şaşırmış, sonra da somurtkan bir ifadeyle inanmadığım halde neden böyle bir şeye kalkıştığımı sormuştu. O anda, ona verebileceğim tek cevabı vermiştim. “Çünkü seni seviyorum.”
Sanırım bu onu tatmin eden bir cevap olmuştu ki başka bir soru sormadı. Bu benim için iyiydi. Ne aradığımız yada bunu nasıl yaptığımız umrumda değildi. O yeniden bana eskisi gibi bakmaya, yorgun bir ifadeyle ona baktığım anlarda muzipçe gülümsemeye başlamıştı. Aslında ilgilenmediğim halde sırf onu mutlu etmek için kapıyla ilgili sorular sorduğumda ve o, kapının etrafında olması gereken manyetik çekimle ilgili bir şeyler anlattığında yüzünde hep o gülümseme oluyordu. Bu gülümsemeyi görecek daha kaç günüm olduğunu bilemediğim şu günlerde bunu nasıl elde ettiğim pek de umrumda değildi açıkçası.

                                                                                  11 Haziran 2008
Ian ve Hugo bugün binada bulunan tüm pencereleri metal levhalarla kapladılar. Bunun en büyük sebebi, bir blok ötemizden gelen ve dün bütün bir gün ve gece dinmek bilmeyen Onx sesleriydi. Sinirler yeterince gerginken, bir de Onx gerilimine ihtiyaç yoktu.
Dördüncü katın taramasının tamamen bitmiş olması ve tam da önceden tahmin ettiğim gibi hiçbir şey bulamamış olmamız başta Ian olmak üzere herkesi çileden çıkardı. Elbette ki bu konuda tek bir yorum dahi yapmadım. Bunun sonum olabileceğini biliyorum. Ama herkes bir köşeye çekilmişken Lindsey’e düşündüklerimi söyledim. O da benim gibi kapının varlığına inanmayanlardan. Ama kütüphaneyi, bugüne kadar bizi Onxlardan uzak tuttuğu için seviyor. İkimiz de bunun böyle devam etmesini, Onxların burayı es geçmelerini diliyoruz.

                                                                                  15 Haziran 2008
İnanılır gibi değil. Bir gün bunu söyleyeceğimi asla tahmin etmezdim ama onu buldum. Ben buldum.!!!
Daha birkaç saat önce kapının varlığının saçmalıktan ibaret olduğunu düşünüyordum ama şu anda karşımda. Bunca zamandır hiç dikkatimizi çekmemesine inanamıyorum. Belki de Rick Davies’in Ölüm Çemberi’ni okumak için o kolonun dibine uzanmasaydım o kapağı asla görmeyecektim. Tavan arasına açılan bir kapak... Ian sanırım şimdiye kadar benimle hiç bu kadar gurur duymamıştı.
Kapıya dair umutlarım eskisinden fazla olmasa da yeni bir yer keşfetmenin heyecanı içindeydim o anda. Ama kapağın zincirini çekip de aşağı sarkan merdivenden yukarı çıktığım anda o şeyi hissetmiştim. O manyetik hissi... Etraftaki kitap kutuları ve eski birkaç raf dikkatimi bile çekmemişti çünkü kapı öyle bir enerji yayıyordu ki, bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu insanı. Ben dahil herkes heyecanlı. Artık içimizde umut var. Ve yapacak bir işimiz var. Tavan arasına taşınmak...

Başımı çevirip arkamdaki kapıya baktım. Kolonun üzerindeki tavan arasına açılan kapak... Aynı bizim kanatta olan ve buraya ulaşmak için kullandığım kapak gibi... Ve şu manyetik zımbırtı... İçeriye girdiğimde hissettiğim o manyetik enerjiden bahsediyordu defterin sahibi. Her şey nasıl da yerli yerine oturuyordu. “Tüm bunların bir anlamı olmalı,” diye mırıldandım ister istemez. Okumaya devam ettim.

                                                                                  18 Haziran 2008
Ian için endişeleniyorum. 3 gün önce kapıyı bulduğumuzda, Ritz’in giderken ona verdiği ve o zamandan beri cebinde sakladığı kağıtları bize gösterdi ve kapının yalnızca içeriden açıldığını söyledi. Yani tek yapmamız gereken birilerine sesimizi duyurmak ve kapıyı açmalarını beklemekti. Birileri eninde sonunda kapıyı açacak ve biz de Onxların var olmadığı, yeni bir dünyada huzur dolu bir hayata adım atacaktık.
Ama tam 3 gün geçti ve 3 gündür bağırmak, kapıyı yumruklamak, zorlamak ve hatta kırmaya çalışmak da dahil olmak üzere her şeyi denememize rağmen sesimizi kimseye duyuramadık. Ian iyice sessizleşti. Bazen saatlerce tek bir noktaya bakarak, hareketsiz bir şekilde oturuyor. Sonra bir anda oturduğu yerden fırlıyor ve kapıya saldırıyor. Akıl sağlığını yitirmek üzere ve bu beni çok korkutuyor. Lindsey beni sakin tutmaya ve oyalamaya çalışıyor. Bugün sırf bu yüzden birlikte çatı katının pencereleriyle uğraştık ve onları metal levhalarla kapattık. Bunların bizi Onxlardan korumasını dilemekten başka şansımız yok.

                                                                                  20 Haziran 2008
Bugün kütüphanenin tam karşısındaki sinema binasının çatısında bir Onx gördük. Umarım o bizi görmemiştir. Çünkü gördüyse, diğerlerini buraya toplaması çok uzun sürmez. Hepimiz korku içindeyiz. Ian kapıdan umudunu kesmiş gibi. Artık onu yumruklamaktan yada sesini birilerine duyurmaya çalışmaktan vazgeçti. Aslında eski, Onx avcısı haline geri döndü. Diğerlerini organize ederek katlara yerleştiriyor. Sanırım o da artık olacakların farkında. Kaçınılmaz bir Onx saldırısı bizi bekliyor.

                                                                                  24 Haziran 2008
Geliyorlar. Seslerini duyuyorum. Onlarcasının sesi kulaklarımda. Hep bir ağızdan korkunç çığlıklar atıyorlar. Kütüphanenin tam önündeler ve hiçbirimizin pencerelere yaklaşıp metal levhaların arasından bakmaya cesareti yok. Bekliyoruz. Ne olacağını görmek için yapabileceğimiz tek şey bu. Beklemek...
Neredeyse 1 saat geçti. Sesleri kesildi. Gitmiş olabilirler mi bilmiyoruz. Ian çatı katında benimle kalıyor. Diğerleri katlara dağıldılar. Rob ve Lindsey dördüncü katı koruyacak. Kapaktan aşağı atlamadan önce Lindsey, ben daha ne olduğunu anlamadan bana sarıldı ve bir şey söylememe fırsat vermeden aşağı atladı. Sanırım bu bir veda ve o da bunun farkında.
Aşağıdan silah sesleri geliyor. Ne olduğunu bilmiyorum ama silah seslerini duyuyorum. Çok yakın değiller ama duyuluyor. Birinci katı Martin ve Karl koruyor. Onlar için korkuyorum. Ama en çok Ian ve kendim için korkuyorum.
Lanet olsun! Onx çığlıkları yükseliyor. Sesler daha yakından geliyor. Bunu aklıma getirmek istemiyorum ama muhtemelen Martin ve Karl öldü. Onxlar ikinci kattaysa Hugo ve Andy’nin de şansının olacağını sanmıyorum. Bizi haftalardır koruyan bu bina, sanırım mezarımız olacak...
Ağlamama engel olamıyorum. Ian beni sakinleştirmeye çalışıyor ama gözlerindeki korkuyu okuyabiliyorum. Onxlar 3. kattalar. Hugo ve Fran, son dakikalarını yaşıyor. Az önce elimden gelen tek şeyi yaptım ve kapıya koştum. Ağlayarak ve bağırarak yardım için yalvardım. Ama daha önceki yardım çağrılarımızda da olduğu gibi kapıyı açan kimse olmadı.
Onx çığlıkları kulaklarımda... Sesleri ölümün ayak sesleri gibi... Artık tek çığlık Onxlarda gelmiyor. Lindsey’nin acı dolu çığlıkları az önce kesildi. Tek arkadaşım az önce öldü. Muhtemelen Rob ondan da önce öldü. Ne bir silah sesi ne de insan sesi var artık. Yalnızca Onxların çığıkları. Ve biliyorum ki bir sonraki durakları burası. Ian histerik hıçkırıklarımın çıkardığı sesi bastırmak için eliyle ağzımı kapattı bir ara. Oysaki tek yaptığı ölümümüzü birkaç dakika geciktirmekti.
Kapağı tırmalıyorlar. Burayı buldular. Ian beni yazmaya itiyor. Gözlerimin, her an açılıp içeriye ölüm davetiyemiz olan Onxları alacak kapağa takılı kalmasını engellemenin tek yolu bu gibi görünüyor. Yazıyorum ben de. Önceleri neden yazdığımı bilmiyordum. Ama artık biliyorum. Bir amacım var ve o amaca hizmet etmeden ölmeyeceğim.
Muhtemelen çok zamanım kalmadı. Yeterince şanslıysam dönüşmek yerine birkaç dakika içinde öleceğim ve bedenim bu tavan arasında çürüyecek. Eğer bir gün bu kapı açılır, biri bu defteri bulur ve okursa şunu bilmesini istiyorum.
Ben Bree Hudson. 22 yaşındayım ve benim ve erkek arkadaşımın da içinde bulunduğu  on kişi bu binada, bu çatı katında yaşam savaşı verdik. Belki de tek kurtuluşumuz bu kapının arkasındaydı ama siz, kapının arkasında yoktunuz.

Elimdeki defteri, her an bana saldırabilecek bir şeymiş gibi kendimden olabildiğince uzağa fırlattım korkuyla. Nefes almakta zorluk çekiyordum. Korkuyla birkaç adım geriledim ve sırtım duvara değdiğinde sıçradım. Gözümü defterden alamıyordum. Çığlık atmak istiyordum ama sanki sesim çıkmıyordu. Koşarak kapıdan çıktım. Ne etrafımdaki eşya yığını, ne arasından geçmeye çalışırken boydan boya önlüğümü yırtan tahta parçası, ne de muhtemelen çelik dolaplardan birinin sebep olduğu, sağ kolumdaki kesikten aşağı ince bir çizgi haline inen kan umrumdaydı. Tek istediğim buradan olabildiğince çabuk uzaklaşmaktı. Kapağa ulaşıp merdivenlerden aşağı olabildiğince hızlı indim ve sırtımı en yakınımdaki yere dayadım. Nefes almak hiç bu kadar zor olmamıştı. Hafifçe doğrulduğumda, dayandığım yerin buraya gelirken dinlendiğim kolon olduğunu farkettim.
Öğürmeye başladım ve öğlen yediğim dilli sandiviç ile Alvin ile içtiğim 2 fincan kahveyi kolonun dibine çıkardım. Konuşmak, daha da ötesi bağırmak istiyordum ama sanki sesim bir daha hiç çıkmayacakmış gibi hissediyordum. Doğruldum ve bacaklarımın elverdiği ölçüde, hızla merdivenlerden inmeye başladım. İkinci kata geldiğimde ve arkamdan seslenen hemşire Lily’nin sesini duyduğumda aslında çamaşırhane merdivenlerini değil katlar arası merdivenleri kullandığımı farkettim ama umrumda değildi. Ne bana deliymişim gibi bakan hemşireler, ne de şaşkın Beatrice’i umursamadan odama daldım. Kapının arkasından ceketimi ve çantamı kaptım ve yüzünde endişeli bir ifadeyle kapımın önünde duran Alvin’i görmezden gelerek kendimi binadan dışarı attım.
Ceketimin cebinden çıkardığım anahtarla üçüncü denemede kapıyı açmayı başardım. Arabamın elverdiği ölçüde, gidebileceğim en hızlı şekilde bakımevinin bahçesinden çıktım. Hiç durmadan yaklaşık 10 dakika sürdükten sonra yolla paralel giden Parckway ormanının kenarına yanaştım ve dakikalardır içimde bastırdığım çığlığı bıraktım. Hıçkırıklar arka arkaya gelirken ve ağlamaktan omuzlarım sarsılırken hiçbir şeyi umursamadan bekledim. Sonunda bittiğini anladığımda çantamdan telefonumu çıkardım ve hızlı aramadan 2’yi tuşladım. Gecenin yarısı olduğu için telefonun açılmamasından endişeli olsam da telefon beşinci çalışından sonra açıldı. Uykulu bir ses “Alo” dedi.
“Anne! Sabah birlikte kahvaltı yapabilir miyiz?” dedim ağlamaklı bir sesle. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra annem konuştu.
“Bree, sen misin?” Derin bir nefes aldım ve tanıdık sese kendimi bıraktım.
“Evet anne, benim.”

0 Yorum:

Yorum Gönder

Sen de konuş...

 
;