28 Aralık 2012 Cuma

FİLM FIRTINASI: JESUS HENRY CHRİST


Oscar adaylarının açıklanmasına her geçen gün biraz daha yaklaştığımız şu zamanlarda kendi izleme listesini oluşturmuş kişilerden biri olarak aday olma ihtimali olan ya da olmayan ama 2012'de öne çıkan çoğu filmi izleme listeme almış biriyim. Önemli ve aklımı başımdan alan filmler için ayrı ayrı bloglar yazıyorum elbette ama bir de dünyamı sarsmayan filmler var. Yine de izleme listeme girdikleri için haklarında iki satır da olsa bir şeyler karalanmayı hak ediyor bu filmlerin çoğu.

Bugünkü yazımda da bu filmlerden birinden, Jesus Henry Christ'tan bahsetmek istiyorum. İşte başlıyoruz...

Aynı isimli kısa filmiyle 2003 yılında Student Academy Award'ı kazanan Dennis Lee'nin, bu kısa filmini baz alıp, arkasına da baş yapımcı olarak Julia Roberts'ı alarak yönetmen koltuğuna oturduğu filmini kısa bir süre önce izledim ve izlerken de oldukça eğlendim.

Filmden kısaca bahsedecek olursak, Jason Spevack'ın canlandırdığı ve süper zekalı olarak görülen -ki tam olarak da öyle- Henry James Herman'ın babasını bulma hikayesinden bahsediyor aslında film.


Feminist bir kadın olan Patricia'nın sperm bankası aracılığıyla sahip olduğu Henry, daha bebeklik günlerinde zekasıyla, yaşıtlarından çok farklı bir çocuk olduğunu ortaya koyan biri. Ama Ama ayrıca annesi tarafından sürekli olarak, diğerlerinden farklı olmadığını hissettirilmeye çalışan biri. Elbette Henry farklı olduğunun farkında. Ona göre tüm dersler gereksiz, herkes yetersiz ve insanlar onu anlamıyor.


Ana karakterimiz filme adını veren Henry olsa da film Patricia'nın hikayesiyle başlıyor ve bize aslında karşımızdaki kadının ne kadar ilginç bir kişilik olduğunu gösteriyor. Takıntılı, az biraz çılgın ama vefakar bir anne var karşımızda. Henry'ye karşı ise elinden geldiğince kusursuz bir annelik yapmaya çalışıyor ama Henry her ne kadar yaşıtlarından çok daha ileri bir zeka olsa da yaşıtları ile benzer hisleri taşıyan bir çocuk. Bu hislerin başında da baba özlemi ve eksikliği geliyor. Bir süre sonra Patricia ona yetmiyor ve işte tam da o noktada baba faktörü devreye giriyor.

Film aslında Henry'nin babası ve üvey kız kardeşi arasındaki komik hikayeyi sevimli ve bir o kadar da eğlenceli bir şekilde bizlere sunuyor. Henry'nin babası rolünde İngiliz oyuncu Michael Sheen'i izliyoruz ve ünlü aktörün bilindik oyunculuğu izlerken oldukça keyif veriyor ama hiç şüphesiz filmde iki ilginç karakter var ki filmin parlayan yıldızları da belki de onlar...

Bu yıldızlardan biri Henry'nin üvey kardeşini oynayan ve aklımda 'kızıl saçlı, ilginç genç kız' diye kalan Samantha Weinstein... İlginç mimikleri, tavırları ve hırçın tavırlarıyla kalbimi fetheden bu oyuncunun adını kara kaplı defterimin bir köşesine not ettim bile. Çünkü ileride kendisini yeni filmlerde görmemiz muhtemel gibi görünüyor.


Ama asıl kalbimi çalan bir kişi var ki, beni benden aldı. Bu kişi de Henry'nin büyükbabası Stan'i canlandıran Frank Moore... Canlandırdığı karakter ilginç ve bir o kadar da eğlenceli. Gerçi kendisi örnek bir büyükbaba değil ama kesinlikle ilginç ve eğlenceli olduğu kesin.

Film, çok ilginç ve eğlenceli sahnelerle dolu. Küçük ve sevimli ayrıntılar filmi izlenebilir kılıyor. Mesela zenci çocuk/beyaz baba sahnelerinin olduğu kısımlar oldukça eğlendirdi beni. Filmde bunun gibi daha bir sürü sahne var elbette.

Ama tabii ki bir filmin bu özelliklere sahip olması, akademinin ya da eleştirmenlerin dikkatini çekeceğinin garantisini vermiyor. Belki de bu yılki adaylar bu kadar kuvvetli olmasaydı Uyarlama Senaryo dalında bir şansı olabilirdi ama şu an için o ihtimal hiç de yakın görünmüyor. Yine de bu filmin izlemeye değer olduğunu unutmamak gerek.

0 Yorum:

Yorum Gönder

Sen de konuş...

 
;