30 Aralık 2012 Pazar 0 Yorum

KAPI



“Yakında hata yaptığını anlayacaksın. Umarım çok geç olmaz. O senin annen. Yeniden evlenmiş olması bu gerçeği değiştirmez. Affetmeyi öğrenmelisin.”
Arkamdan gelen gürültüyle yerimden sıçradım ve elimdeki telefonu bırakmadan arkamı döndüm.
“Lanet olsun!’”
Karşımdaki görüntü pek de hoş değildi. Parçalanmış raflar, birbirine girmiş dosya yığınları ve ters dönmüş kutular...
“Hey, sen beni dinliyor musun?” Telefondan gelen sesle birlikte sıkıntılı bir şekilde nefesimi verdim.
“Kapatmalıyım Lindsey. Bakımevinin tüm arşivi, şu anda odamın ortasında uzanıyor.”
“Ah, yine mi?” dedi sıkıntılı bir sesle. “Bence bu bir işaret tatlım. Orda çalışmaktan vazgeçmen için yukarıdakinin sana gönderdiği bir işaret. Evine dön.”
“Ben de seni seviyorum,” dedim kinayeli bir sesle. “Seni ararım.” Telefonu kapattıktan sonra önümdeki karmaşa yığınına bakarak kendi kendime sıkıntıyla mırıldandım. “Tabii buradan sağ çıkmayı başarabilirsem.”
Çalıştığım yer böyle bir yerdi işte. Bir bakımevi... Hem de en viranesinden... Aslında burası dışarıdan bakıldığında çift kanatlı, mükemmel görünümlü, devasa bir binaya benziyordu ama ne derler bilirsiniz. Dış görünüş aldatıcı olabilir. Nitekim durum burada da böyleydi. Yalnızca tek kanadı kullanılan bina, hem ucuz, hem de iyi hizmet veren bir yer olduğu için o kadar çok talep görüyordu ki, sonunda arşiv ve erzak odaları da dahil olmak üzere, yönetimin “olmasa da olur” diyebileceği tüm odalar birer yatak odasına dönüştürülmüştü. Şimdi bakımevimiz istemediğiniz kadar yaşlı insanla ve olabilecek en az düzeyde ihtiyaç odasıyla doluydu. Harika değil mi?
Sinirli bir şekilde odamdan çıktığımda kafamda bunlar dolanıp duruyordu işte. Muhtemelen karşıma çıkan ilk insana patlayacaktım ve bunun, binada kalan yaşlılardan biri olmaması için dua ediyordum. Çünkü onları üzmek istediğim son şeydi. Çoğu buraya, burasının son istirahat yerleri olduğunu bilerek geliyordu ve bunu o yaşlı, yılların yorgunluğunun sebep olduğu kırışıklarla ve lekelerle dolu yüzlerinden okuyabiliyordunuz. Aslında böyle bir yerde çalışıyorsanız uzun vadede bu duruma alışabilirdiniz. Ama sanırım ben, böyle bir yer için fazla yufka yürekliydim. Her yeni gelen misafirle –müdürümüz Eloise onlara böyle diyordu. Sanırım bu, onların burada kalıcı olmadığını anlatmanın bir yoluydu ona göre.- hüzünlenirdim.
28 Aralık 2012 Cuma 0 Yorum

FİLM FIRTINASI: JESUS HENRY CHRİST


Oscar adaylarının açıklanmasına her geçen gün biraz daha yaklaştığımız şu zamanlarda kendi izleme listesini oluşturmuş kişilerden biri olarak aday olma ihtimali olan ya da olmayan ama 2012'de öne çıkan çoğu filmi izleme listeme almış biriyim. Önemli ve aklımı başımdan alan filmler için ayrı ayrı bloglar yazıyorum elbette ama bir de dünyamı sarsmayan filmler var. Yine de izleme listeme girdikleri için haklarında iki satır da olsa bir şeyler karalanmayı hak ediyor bu filmlerin çoğu.

Bugünkü yazımda da bu filmlerden birinden, Jesus Henry Christ'tan bahsetmek istiyorum. İşte başlıyoruz...

Aynı isimli kısa filmiyle 2003 yılında Student Academy Award'ı kazanan Dennis Lee'nin, bu kısa filmini baz alıp, arkasına da baş yapımcı olarak Julia Roberts'ı alarak yönetmen koltuğuna oturduğu filmini kısa bir süre önce izledim ve izlerken de oldukça eğlendim.

Filmden kısaca bahsedecek olursak, Jason Spevack'ın canlandırdığı ve süper zekalı olarak görülen -ki tam olarak da öyle- Henry James Herman'ın babasını bulma hikayesinden bahsediyor aslında film.
25 Aralık 2012 Salı 0 Yorum

BİR ORTA DÜNYA MACERASI: THE HOBBİT AN UNEXPECTED JOURNEY


İnsanlar beni bir çok şey olarak bilirler. Bir Potterhead, bir Sherlockian, bir Gleek... Ama bunların hepsinin üstünde olduğum bir şey var ki o da benim kafayı tamamen Orta Dünya ile bozmuş bir LOTR fanı olduğum gerçeği...

Ayda en az bir kez Yüzüklerin Efendisi filmleri maratonu yapan, -Her bir filme ezberden sufle verebilecek hale geldim.- çevresindeki herkese zorla filmleri izleten, pek tabii seriyi baş ucu kitabı haline getirmiş ve piyasadaki seri ile ilgili yayınlanmış her türlü kitap ve dergiye aç bir şekilde saldıran birini düşünün. İşte o benim.

Bu durumdaki biri için Hobbit'in beyazperdeye aktarılması gerçeğinin ne ifade edeceğini düşünün bir de. Az çok ne demek istediğimi anladınız bence. Özellikle de benim gibi bir Yüzüklerin Efendisi tutkunuysanız belki de bu yazdıklarımda kendinizi bulacaksınız.

Film Öncesi Ritüeli
Kitap uyarlaması filmler için 'Kitabını okumadan filmini izlemem,' diye bir kuralım vardır. Bazen bu kural ister istemez çiğneniyor gerçi. -Bknz. Cloud Atlas ve On The Road- Ama genel olarak uyarlamaların önce kitabını okumaya özen gösteririm. Özellikle de filmi izlemeden hemen önce. (Bu arada "Kitabını Okudum, Filmini/Dizisini İzledim" diye bir köşe oluşturmayı düşünüyorum bu blog içerisinde ama tabii bu başka bir konu.)

Bilet konusunu benim için önemliydi ve riske atmak istemediğim çoğu filmde yaptığım gibi önceden alarak hallettim ve bileti elime aldığım anda sadece LOTR fanlarının beni anlayabileceği türden bir çılgınlığa kapıldım. Bilet ellerimin arasındaydı. Artık benimdi ve bu, bir senedir gün saydığım, hatta son bir ayda geri sayım yaptığım, hiç gelmeyecekmiş gibi gelen anın gerçekleşeceğinin kanıtını ellerimin arasında tutmaktı benim için.

Tabii biletimi alır almaz da kitabım Hobbit'e koştum ve eski dosta sıkıcı sarılarak film öncesi ritüelimi tamamlamak için okumaya başladım. Bunu yapmak zorundaydım çünkü bilen bilir, bir kitap uyarlamasında filmin ne kadar iyi olduğundan çok, kitabın aslına ne kadar uygun olduğu önemlidir. Keza benim için de önemli olan buydu. Filmin kitaba olan sadakati...
24 Aralık 2012 Pazartesi 0 Yorum

ÖLÜMÜN KÖLELERİ


Rüzgardan hoşlanmayabilirdiniz. Kışın esen rüzgarın yüzünüzü yalayıp geçerken bıraktığı o kötü hissi kim sevebilirdi ki sonuçta. Ama daha kötüsü, yazın esen rüzgardı elbette. Ilık gibi görünen rüzgar teninizin erişebildiği noktalarını usul usul yakarken, yüzünüze doğru estiğinde hissettirdiği bunaltı nefesinizi keserdi.
Kumsalın birkaç yüz metre içerisindeki küçük binanın 2. katındaki balkonda, havalanmış perdelerin arasından denize doğru bakan kızın kafasından geçenler tam olarak bunlardı. Düşünecek daha önemli şeylerinin olmamasına özen gösteriyordu bir süredir ve neredeyse bunu başarabildiğine inanacaktı.
 “Bu kadar uzağa gelmenin bir sebebi var mı?”
Bir anda yerinden sıçrasa da sesin tanıdık gelen tınısı karşısında rahatlama gereği duydu birkaç saniye içerisinde. Derin bir nefes aldı ardından.
“Belki bazı sorunlarımdan kaçıyorumdur.” Sesi alaycıydı kızın. Arkasına bakma gereği duymadan konuşuyordu onunla. Bir süredir duymadığı bu ses onu heyecanlandırmış olsa da bunu belli etmek istemiyordu.
“Yanlış düşünüyorsam bağışla ama bildiğim kadarıyla senin sorunların kendinle.” Ses bunu bir önermeden bahseder gibi söylemişti. Dümdüz ve duygusuzca… “Yeterince uzağa gidersen kendinden kaçabileceğin fikrine kapılmana sebep olan şeyin ne olduğunu oldukça merak ettim.” Aslında merak etmediğini, sorunun cevabını zaten bildiğini biliyordu kız.
20 Aralık 2012 Perşembe 1 Yorum

BİR HAYAL KIRIKLIĞI: ON THE ROAD


Jack Kerouac'ın ünlü romanı On The Road (Yolda)'dan uyarlanan ve romanla aynı ismi taşıyan filmi biraz geç de olsa sonunda izledim ve gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki filmde umduğumu bulamadım.

Öncelikle şunu belirteyim. Filmden önce hemen temin edemediğim ve filmden sonra da okumak da hiç cazip gelmediği için Yolda'yı okumadım. O yüzden kitapla filmi karşılaştıramayacağım ama filmi başlı başına değerlendirebilirim.

Bir yol kitabı olarak Yolda'yı okuması oldukça eğlencelidir muhtemelen. Ama film açısından bakacaksak -en azından benim açımdan- izlemesi o kadar da güzel bir deneyim değildi. Aslında filmi büyük beklentilerle izlemeye başlamıştım ama film sonra erdiğinde tam bir hayal kırıklığı içerisindeydim.
14 Aralık 2012 Cuma 0 Yorum

BİR OSCAR MACERASI (PART 1)



Belki de yılın en çok sevdiğim zamanlarından biri de Oscar ödüllerinin sahiplerini bulduğu gündür. Senelerdir bir ritüel olmuştur o gün benim için. Oscar alışverişi diye adlandırdığım abur cubur alışverişimi heyecanla yapar, sabırsızlıkla televizyonun karşısına geçerim her seferinde. Ertesi sabah işe gidecek olmam hiçbir şeyi değiştirmez benim için. Sonuçta senede bir kez yaşayabildiğim bir deneyim bu. Bu yüzen ödül töreni bitip de televizyonu kapattıktan sonra yataklarına dönenlerin aksine, hazırlanıp işe gitmek pek de koymaz bana.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Oscar için oldukça heyecanlıyım. Özellikle de şu son birkaç günde bir çok festivalin, bir çok eleştirmen ödülünün adaylıklarının açıklandığı günlerde Oscar adaylarını az çok tahmin eder olduk, ki bu da bayağı heyecan verici bir an benim için.

Benim her yıl Oscar adayları açıklandıktan sonra, sırayla aday listesindeki tüm filmleri izlemek gibi bir ritüelim vardır. Filmleri listeler, tören gününe kadar elime geçenleri sırayla izlerim. Kalabalık bir liste ve çok fazla film olduğu için haliyle çok sıkışık bir izleme programım olur. Fakat bu yıl bu sistemde biraz değişikliğe gidiyorum.

Aslında bu değişiklik biraz da zorunlu oldu. Oscar adayları açıklandıktan sonra filmleri temin edip izlemek için  yaklaşık bir ayımız oluyor. Peki çalışırken ve yalnızca akşamları ve haftasonları bir şeyler izleme fırsatı bulurken tüm o filmleri nasıl izleyebilirsiniz ki? İşte asıl problem buydu ve ben de bu yüzden bu yıl adayların açıklanmasını beklemeden, tahmini adaylarımla izleme listemi oluşturdum ve Oscar filmleri maratonunu resmen  başlattım.

10 Aralık 2012 Pazartesi 0 Yorum

İLK SELAM...



PS: Çok uzun zaman önce alınmış bir blogu doldurma çabasıdır bu.


Words are flowing out like endless rain into a paper cup
They slither while they pass, they slip away across the universe...

Yazmak özgür kalmaktır benim gözümde. Bu yüzden de elime boş bir kağıt geçtiği her an yazarım ben. Ne yazdığım çok da önemli değildir çoğu zaman. Bazen birkaç satır saçmalıktan ibarettir yazdıklarım. Bazense, sonradan çok seveceğim bir öykünün girişidir. Çoğu zamansa sadece çöplükten ibarettir ortaya çıkanlar. Ama yine de bu yazmama engel teşkil etmez. Sonuçta çöplük benim çöplüğüm, özgürlük benim özgürlüğümdür.

İşte burası da benim yeni çöplüğüm... Artık burada saçmalayıp, içimdekileri burada saçacağım.

Peki ne mi yazacağım?
 
;