3 Nisan 2018 Salı 0 Yorum

MART AYINDA NELER OKUDUM?



Nisan ayına gireli 3 gün oldu ve bu aya dair herhangi bir okuma çalışması başlatabilmiş değilim. Bununla birlikte Mart ayını umduğum rakamı tutturamasam da 7 kitapla –ki bir tanesi yarım kitap tamamlama projem kapsamındaydı- kapatmış bulunmaktayım. Peki Mart ayında neler okudum?


Artık her ay Instagram üzerinden düzenli dahil olduğum Okuyan Kadınlar Kulübü etkinliklerinden biri olan Her Ay Bir Modern Klasik etkinliği kapsamında, daha önce defalarca filmini izlediğim ama kitabını okuma şansı bulamadığım Anthony Burgess kitabı Otomatik Portakal’ı okudum. Filmi izleyen herkesin aşina olduğu üzere şiddete meyilli gençlerin ağırlıkta olduğu bir zamanda, bu gençler içerisinde kendince nam salacak derecede psikopat ruhlu Alex’in sonunda duvara toslayıp hapse düşmesi ve devlet destekli bir iyileştirme projesi kapsamında ‘Düzgün İnsan’ formuna sokulması sürecini anlatıyor kitap. Bu iyileştirme sürecine dair görseller filmi izlemeyen çoğu kişinin de mutlaka gözüne ilişmiştir. Bu sözde tedavi yöntemi; tekrarlanan bir müzik eşliğinde, gözlerine sürekli açık kalması için takılan bir aparat sayesinde zorunlu bir şekilde aralıksız saatlerce aynı şiddet görüntülerinin izlenmesinden oluşuyor. Yani hastalıklı bir tedavi bu aslında. Ama kimse bunu bir noktaya kadar sorun etmiyor. Çünkü üzerinde tedavinin denendiği bu insanlar zaten hapishanenin ıslah edemeyeceği türden kaybolmuş ruhlar devletin gözünde. Yani gözden çıkarılabilirler.
2 Nisan 2018 Pazartesi 0 Yorum

MART AYINDA NELER İZLEDİM?



Oscar filmlerinin çoğunu Oscar gecesine kadar eritememiş olmama rağmen Şubat ayını iyi bir film listesiyle kapattığım söylenebilir. Bu yıl ödül töreninin Şubat sonundan Mart başına sarkması izleme süremi uzatarak daha fazla filmi eritmemi sağladı elbette. Böylece filmlerin bir kısmı da Mart’a kaldı. Mesela Oscar’a saatler kala sinemada izlemeyi başardığım The Shape Of Water Mart filmlerimin kaymağı oldu. Hakkında birkaç satır karalayamasam da Şubat ayında Lady Bird ve Coco’yu izlemiştim ama asıl Oscar bombalarını Mart ayına bırakmıştım.


Mart ayının ilk filmi 4 Mart Pazar günü Oscar’a saatler kala İzmit 41 AVM’nin tüm Oscar aday filmlerini bir salona toplayıp arka arkaya oynattığı Oscar etkinliği kapsamında izlediğim The Shape Of Water’dı. Cronos, Hellboy uyarlamaları, muazzam şaheser Pan’s Labyrinth ve hala favori dizilerimden biri olan The Strain’in yaratıcısı olan Guillermo Del Toro’nun son mucizesiydi bu film. Ve tam olarak Pan’s Labyrinth etkisi yaratarak beni kalbimden vurmayı başardı.
Konusunu herkes biliyor aslında artık. Hatırlayamadığı kadar küçük bir yaşta boğazına aldığı derin kesiklerden oluşan bir darbe sebebiyle sesini kaybetmiş olan ve bir bilim laboratuarında hizmetli olarak çalışan dilsiz Eliza, temizliğini yaptığı bölümlerden birine getirilen, suda yaşayan ve üzerinde türlü deney ve işkenceler uygulanan bir yaratığı keşfeder. Eliza yaratıkla iletişime geçmeye başladığı andan itibarense hayatı kökünden değişir.
31 Mart 2018 Cumartesi 0 Yorum

DÜNYALI’YI HAYAL KIRIKLIĞI ÖLDÜRDÜ: THE MAN FROM EARTH HOLOCENE



Bazı filmler vardır ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, sinema teknolojisi ne kadar ilerlerse ilerlesin ve hatta üzerine benzer ne filmler çekilirse çekilsin bu durumların hiçbiri bahsi geçen filmin değerini değiştirmez. Hatta bazı durumlarda değerini, sizin için kıymetini daha da arttırır. The Man From Earth’de benim için böyle bir filmdi. Minimum bütçeyle çekilmiş, sınırlı sayıda oyuncuyla tek mekanda geçen bu film sinemaya bakışımı değiştiren filmlerden olmuştu. Bu yüzden de her zaman en sevdiğim filmleri sorduklarında her zaman saydığım filmlerden biridir The Man From Earth.
Peki, film ne anlatıyor, ne vaat ediyor? Film, çalıştığı üniversiteden istifa eden ve uzaklara gitmeye karar veren genç bir profesörün gitmede önce üniversite profesörlerinin toplanarak onu ziyaret ettiği son gecesinde onlara kendisi ile ilgili yaptığı bir itirafı konu alıyor. Artık kendisine ait olmayan ve son saatlerini geçirdiği evinin salonunda bir soruyla birlikte sırrını paylaşıyor onlarla. “Ya üst paleolitik çağdan biri günümüze kadar hayatta kalmayı başarsaydı?” Bu soruyla birlikte 14.000 yaşında olduğuna ikna etmeye çalışıyor onları. Sadece bu kadar uzun zamandır yaşayan biri olduğuna dair olduğu kişilere de ikna etmeye çalışıyor aslında ki bunların başında da Jesus yani Hz. İsa mevcut. Yani zor bir süreç bu ikna etme anı. Ama her anı inanılmaz derecede keyif verici çünkü ciddi bir bilgi fırtınasına maruz kalarak, bir oda dolusu alanında uzman profesörün –ki aralarında teolog, arkeolog, biyolog, antropolog ve psikolog bulunmaktadır- John Oldman’ın itirafının gerçekliğini çürütme çabasını izliyorsunuz keyiften dört köşe olarak.
20 Mart 2018 Salı 0 Yorum

7 CÜMLE: ANILAR



Sevilenlerin rıhtım taşına düşen gölgelerini onunla seyrettik.
Gözlerimiz buğulandı gölgelerden.
O günün sevilenleri bugünün buruk hatıralarıydı sadece.
Ve o hatıralar, o sevgilerin soluk birer yansımasından ibaretti.
Dalgaların dövdüğü rıhtım taşına döküldü gözlerimizden anılar.
Bizi terk etmeden önce bakıştık son kez.
Taşa düşen o gölgeler, dalgalara karışmış köpüklerdi artık.
1 Mart 2018 Perşembe 0 Yorum

ŞUBAT AYINDA NELER OKUDUM?



2018’in doludizgin bir okuma yılı olması niyetiyle yılı kapattığımı biliyorsunuz. Fakat Ocak ayında sadece Shakespeare’in Fırtına’sını okuyup ayı tek kitapla kapatınca ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım, itiraf ediyorum. Bu yüzden de Şubat ayı itibarıyla kurallar içeren ciddi bir okuma planı hazırladım kendime. Kütüphanemde yoğunlukta olan yazar veya türlere bakarak hazırladım bu planı. Başlangıç için de biraz ufak tuttum ama aylar ilerledikçe daha genişleyecektir.
Kütüphanemde geniş birer Stefan Zweig, Gabriel Garcia Marquez, William Shakespeare, Haruki Murakami ve Paulo Coelho külliyatı var. Ayrıca bolca fantastik ve bilimkurgu edebiyatı da mevcut okunmayı bekleyen. Bu yüzden öncelikle her ay bir Stefan Zweig, bir Shakespeare, bir fantastik yada bilimkurgu okunmasına karar verdim. Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 kitap listesinden en azından bir kitap okumak niyetindeyim her ay. En sevdiğim kitap analiz/eleştiri dergisi Sabit Fikir’i okurken gözlerimi parlatan, kesin okumam lazım dediğim ve liste çıkardığım kitaplardan da 1-2 adet okumayı planlıyorum. Ayrıca her ay bir adet de yerli edebiyat okumaya karar verdim kütüphaneme her gün eklenen Türk yazar kitaplarını eritmek amacıyla. Bir de eğer becerebilirsem önümüzdeki aylarda her ay bir dünya klasiği okuyarak eksik kalmış klasik okumalarımı tamamlamak istiyorum.
Şubat ayında okunanlara gelirsek… Sabit Fikir planımı hemen hayata geçirdim ve Sabit Fikir’in Mart 2016 sayısında güzel bir incelemesini okuduğum, derginin Yılın En İyi 50 Kitabı listesine de soktuğu Doppler’ı okudum. Kitaptan zaten bundan iki önceki yazımda ayrıntılı olarak bahsetmiştim. Bu yüzden bu yazıda bahsetme gereği duymuyorum. Okuduğum için çok mutlu olduğumu ve ne kadar sevdiğimi zaten bolca anlattım. Şimdi hevesle Yapı Kredi Yayınları’nın Doppler’ın diğer iki devam kitabını çıkarmasını bekliyorum.
 
;