20 Kasım 2017 Pazartesi 0 Yorum

KAHRAMAN

Not: Bu öykü Öykü Gazetesi'nin(Can Yayınları) 7. sayısında (Nisan 2017) yayınlanmıştır.




Bir damla… Bir damla daha… Tıp… Tıp tıp tıp… Şapkamın gölgeliğine düşen damlalar önce aralıklı, sonra daha sık ve tok sesler çıkarmaya başlıyor. Adımlarım hızlanıyor çevremdeki diğer insanlar gibi. Şiddetini arttıran yağmurdan dolayı kaçışmaya başladı hepsi de. Oysa ben kaçmıyorum. Adımlarım hızlanıyor çünkü olmak istediğim yer burası değil.
İnsan kalabalığından uzaklaşıyorum bir sokaktan diğerine saparken. Sonunda sahil yolundayım. Normalde yürüyüşçüler, koşucular, çiçekçiler ve banklarda oturan sohbetçilerle dolu olan o yolda… Oysa şu anda çok sakin burası… Yağmuru umursamadan dolanan birkaç çiçekçi ve sığınacak bir yer bulmak umuduyla koşuşturan birkaç çift dışında kimse yok. Bense olmak istediğim yerdeyim.
Montumun iç cebinden çıkardığım kulaklığı takıyorum. Yağmur yağıyor. Umurumda değil. Islanıyorum. Umurumda değil. Dedim ya, olmak istediğim yerdeyim.
Regina Spektor’ın sesi piyanonun sesini bastırıyor. Biri içimde bir yerlerde bir düğmeye basıyor. Titriyorum ama yağmurdan ya da soğuktan değil. “Televizyon bize tecavüz etmeye çalışıyor ve sanırım başarılı da oluyor,” diyor Regina. Ürperiyorum. “Birileriyle buluşmaya gidiyoruz ama aslında kimseyle yüz yüze görüştüğümüz yok,” diyor. Piyanonun sert vuruşlarına karışırken sesi bir yumru oturuyor boğazımda bir yerlere. Yutkunamıyorum. “Sadık olmaya çalışıyoruz ama aldatıyor, aldatıyor, aldatıyoruz,” diyor her birinin üstüne basa basa. Gözlerimde bir ıslaklık… Yağmur mu bu yoksa gözyaşlarım mı? Bilmiyorum.
8 Mart 2017 Çarşamba 0 Yorum

YERALTINDAN NOTLAR ÜZERİNE PSİKOLOJİK BİR İNCELEME



Dünya Edebiyatı’nı belki de en çok etkileyen yazarlardan biri olan Fyodor Dostoyevski tarafından 1864 yılında yazılan Yeraltından Notlar insan ruhunun karanlık dehlizlerini okuyucunun önüne başarılı bir şekilde sermeyi beceren nadir kitaplardan biri. Yazarı Dostoyevski hakkında az çok herkesin bilgisi olmakla birlikte bilmeyenler için kendisinin insan iç dünyasını analiz eden ve özellikle de insan ruhunun karanlık tarafına ayna tutmayı başaran nadir yazarlardan olduğunu söyleyebilirim.
Kitabın yazıldığı yıl olan 1864, aynı zamanda olay öyküsünün de geçtiği zamana kısmen denk diyebiliriz. Çünkü romanda özellikle belirtilmiş spesifik bir tarih bilgisi geçmemekle birlikte olay ve mekan yapısı bize kısmen romanın yazım dönemiyle hikayenin geçtiği dönemi denk gösteriyor. En azından 1800’lü yılların sonlarına doğru olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Kitap mekan olarak Rusya’da geçmektedir birçok Dostoyevski romanında olduğu gibi. Aralara serpiştirilen semt, sokak ve cadde adlarından olayların Rusya’da geçtiğini ve karakterin Rusya’da yaşadığını biliriz.
14 Şubat 2017 Salı 0 Yorum

YETERLİ BİR SEBEP

Not: Bu öykü Evrensel Kültür dergisinin 296. sayısında (Ağustos 2016) yayınlanmıştır.


Karanlıktı gece. Karanlık ve korkutucu… Kız koşuyordu. Korkmuştu. Sesler hiç durmuyordu. Gecenin sesleri ürkütücüydü. Arkasına bakmaya korkuyor, hiç durmadan koşuyordu. Elbet sığınacak bir yer bulacaktı. Bulmak zorundaydı. Yoksa bütün gece koşmak zorunda kalacaktı.
Ne kadar koştuğunu hatırlamıyordu kız. Artık nefes almakta zorlandığını biliyordu bir tek. Bir de ayaklarının ağrımaya başladığını. Ama pes etmek ihtimaller dahilinde değildi. O yüzden hızlı bir şekilde etrafı taradı bakışlarıyla. O anda fark etti ağaçların arasından belli belirsiz görünen binayı. Daha hızlı koşmaya başladı. Kurtuluşu oradaydı.
Gri renkli taş binaya ulaşana kadar koştu kız. Binanın tam ortasındaki ahşap kapının önünde dikildi. İçeri girmek istiyordu. Girmeliydi. Arkasına dönüp bakmaya korkuyordu ama sesleri duyuyordu. Yaklaşıyordu. İçinde yükselen korkunun getirdiği cesaretle ahşap kapıyı itti kız. Kapı hiç zorlanmadan açıldı. Kendini içeri attı ve kapıyı kapatıp sırtını soğuk ahşaba yasladı. Güvendeydi.
Birkaç dakika bekledi gözleri karanlığa alışsın diye. Sonunda önünde bir koridorun uzandığını gördü. Yapabileceği tek şeyi yaptı ve sessiz adımlarla ilerledi koridorda. Uzundu koridor. Alabildiğine uzun… Pes etmeden yürüdü kız. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o koridorda yürüdü. Sonunda koridor genişlemeye başladı. Yanlara doğru genişliyordu. Üstelik artık sağlı sollu kapılar gözüne çarpmaya başlamıştı. Odalar… Bir sürü oda demekti bu.
31 Ocak 2017 Salı 0 Yorum

LA LA LAND



Sonunda herkesin merak ettiği Oscar adayları 24 Ocak Salı günü itibarıyla açıklandı. Tahmin edilen bir çok film, tahmin edildiği bir çok dalda adaylık aldı. Ama hiç şüphesiz bir film vardı ki 14 dalda aday olarak adaylıklara damgasını vurdu. Elbette ki La La Land'dan bahsediyorum!
Ülkemizde 30 Aralık 2016'da gösterime girdi La La Land. Bir dizi aksilik sonucunda filmi sinemada, o büyük beyaz ekranda izleyemeyeceğimi kabullenmek zorunda kalmıştım. Çevremdeki birçok sinema salonunda da ikinci haftasında gösterimden kalktı zaten. Ümidimi kestiğim için de sanırım hevesimi kaybetmiştim filme dair. Ta ki nişanlımla sinemaya gitmeye karar vermiş ve salonları tararken bize oldukça uzak olan bir sinemada hala La La Land'ın gösterimde olduğunu görene kadar. O andan sonra hayat yine heyecanlı, kuşlar yine cıvıldar ve güneş yine parlar haldeydi benim için.
Ertesi gün heyecanla sinemaya gittik ve muazzam iki saat geçirip büyülenmiş şekilde ayrıldık salondan. O anda kararımızı vermiştik. Tüm insanlar La La Land'ı izlemeli, tüm ödüller La La Land'ın olmalı ve tüm insanlık filmin şarkılarını ezberleyip hep bir ağızdan söyleyerek dans etmeliydi. İşte La La Land tam olarak böyle büyülü bir filmdi.

Film ülkemizde Aşıklar Şehri adıyla gösterime girdi. Çünkü temelinde bu bir aşk hikayesi... Mia ve Sebastian'ın hikayesi... Peki kim bu Mia ve Sebastian?
Emma Stone'un hayat verdiği Mia, bir film platosu üzerindeki bir kahve dükkanında baristalık yapan ama hayalinde oyuncu olmak yatan genç bir kadın. Günleri kahve yapmak, sorunlu müşterilerle uğraşmak, kahve dükkanına gelen ünlü oyunculara gıpta ile bakmak ve sık sık oyuncu seçmelerine katılıp redddilmekle geçiyor Mia'nın. Buna rağmen pes etmiyor ve abuk subuk yada absürd demeden her türlü seçmeye girmeye devam ediyor genç kadın. Çünkü bir aktrist olma isteği daha bir çocukken yerleşmiş içine ve bu uğurda devam etmekte olduğu hukuk fakültesini terk etmiş. Bu yüzden de hiç durmadan seçmelere giriyor, keşfedilmeyi umarak ünlülerin de katıldığı partilere gidiyor ve içindeki hevesi zor da olsa sıcak tutmaya çalışıyor.
26 Ocak 2017 Perşembe 0 Yorum

BİR MEKAN: CAFE DE LUCA


Bir mekan düşünün enfes kahveleri ve bitki çayları olan, kendi pastalarını kendi yapan ve içinde hiç kalkmak istemeyeceğiniz koltukları barındıran. Tam olarak böyle bir mekan var İzmit'te ve adı da Cafe de Luca...
Nişanlımla bağımlısı olduğumuz ve düzenli gittiğimiz birkaç mekan bulunsa da; ara sıra yeni arayışlara giriyor ve İzmit'in ara sokaklarına dalıp yeni mekanlar keşfediyoruz. Cafe de Luca'yı da bundan birkaç ay önce yine bir keşif turunda bulduk. Önünden geçerken mekanın önündeki, açık havada oturmak isteyenler için çıkardıkları koltuklar ve daha da önemlisi bu koltukların üzerindeki kedili, dünya tatlısı minderler bizi kalbimizden vurdu ve içeri dalıverdik. Böylece Cafe de Luca maceramız da başlamış oldu.


Mekan Chester koltukları, özel tasarım berjerleri ve sandalyeleri, üzeri bir sürü ilginç ve bir o kadar da eski eşya ile dolu rafları ve elbette ki her koltuk, berjer ve sandalye üzerindeki aşık olunası hayvanlı yastıkları ile muhteşem bir cafe. Özellikle de fotoğraf düşkünleri için muazzam bir mekan. Şahsen ben her gittiğimde yanımda fotoğraf makinemi götürmemek için kendimi zor tutuyorum.
Cafe de Luca'nın geniş bir kahve menüsü var. Espresso, ,Americano, Cappucino. Latte, Mocha yada Filtre kahve değil bahsettiklerim. Bu saydıklarım elbette var. Hem de çeşit çeşit... Ama bunun dışında French Press ile servis edilen yöresel çekirdek kahveleri ve en önemlisi de Syphon, V60 Drip, Aeropress ve Cold Brew gibi 3rd Generation Coffee dediğimiz yöntemlerle yapılan envai çeşit kahvesi mevcut. Şahsen V60 Drip'in Rwanda çekirdeğinden yapılan kahvesi bende bağımlılık yaptı.
Gelenekselciler için cafede Türk kahvesi de klasik, özel çekirdek, Osmanlı, dibek ve aromalı olmak üzere bol çeşitle mevcut.
 
;